Mutluluğumuz başka insanlara bağlıdır

RUTH WHIPPMAN

Birkaç yıl önce tek başıma İngiltere’den ABD’ye göç ettiğimde telefonuma bir “mutluluk uygulaması” indirmiştim. Hangi birini indireceğimi seçmek de son derece zor olmuştu, app store’da yaklaşık bin tane seçenek vardı. Sonunda indirdiğim uygulama ise yaklaşık saatte bir bana sık sık tekrarlamamı tavsiye ettiği ”Ben güzelim”, “Ben yeterliyim” gibi olumlama cümleleri gönderiyordu. Oysa ben telefon her sinyal verdiğinde beni gerçekten arayan biri mi var diye heyecanlanıyordum. “Ben yeterliyim.” Hayır, gördüm ki arkadaşlar ya da dostlar olmadan hiç de yeterli değilim.

Screen Shot 2017-12-15 at 10.05.24.png

Birkaç gün sonra Facebook’taki esinlendirici kartpostalda “mutluluk içinizdedir” diye yazıyordu. Resimde derin bir tefekküre dalmış yoga yapan bir kadın görülüyordu, sanki içindeki mutluluğun lokasyonunu keşfetmeye çalışıyor gibiydi.

Son birkaç yılımı Amerika’da mutluluk ve anksiyete üzerine bir kitap yazmak için araştırmalar yapmakla geçirdim. Mutluluğu diğer insanlardan ayrı, kişisel olarak kendi içinde arama yönündeki bu tür tavsiyelerin giderek daha çok yaygınlaştığını gördüm.

Kendini gerçekleştirme tutkusunun desteklediği bu bireyci kültürde mutluluğun dışarıdan bağımsız olarak insanın içinde gerçekleştiği fikri giderek bir tür “fabrika ayarı” haline geliyor: Mutluluk dünyayla ilgilenmenin doğal bir yan ürününden çok bir kendini keşif yolculuğudur. Duygusal karşılıklı bağımlılığı değil de duygusal bağımsızlığı vurgulayan bir mutluluk anlayışı bu. İnsanlara şunu öneriyor: Adım 1. Kendini tanı. Adım 2. Kendin ol.

Screen Shot 2017-12-15 at 10.07.20.png

Kendini tanımaktan çok olsa olsa dünyadan tecrit etmekle sonuçlanabilecek bu anlayış insanların zamanlarını nasıl geçirdiğini de derinden etkiliyor. Araştırmacılar, ya tamamen tek başlarına vakit geçiren ya da bir grup içinde olsalar bile başkalarıyla etkileşime girmeyen insanların sayısında belirgin bir artış saptıyorlar. Kişiler kendi özel duygusal deneyimleri içine hapsoluyor.

Manevi ve dini pratik de giderek topluluk temelli olmaktan çıkıp özel bir uğraş halini alıyor, kilise ayinlerinin ve toplu ibadetin yerini sessiz meditasyonlar, dijital uygulamalar ve yoga dersleri alıyor. Mutluluk arayışı bireysel, kendine odaklı bir girişim olmalıdır anlayışını yönlendirici ilkesi olarak alan kişisel gelişim (self-help) sektörü patlama yaşıyor. Amerikalılar iç yolculuklarına rehberlik etme iddiasındaki kişisel gelişim kitaplarına her yıl en az 1 milyar dolar harcıyor. Yeni bir moda da öz bakım.

Bu uğraşlar içinde Amerikalılar başka insanlarla gerçek bağlar kurmaya giderek daha az zaman harcıyor. Bugün tüm Amerika’da yenilen öğünlerin yaklaşık yarısını insanlar tek başlarına yiyor. Gençler arkadaşlarıyla “takılmaya” ülke tarihinde hiç bu kadar az zaman ayırmamıştı. Arkadaşların yerini akıllı telefonlar alıyor.

Sadece gençler de değil. Emek İstatistikleri Bürosunun yayınladığı Zaman Geçirme Araştırması, ortalama Amerikalının her türlü partiler de dahil olmak üzere sosyal etkinliklere katılmaya günde dört dakikadan daha az zaman ayırdığını gösteriyor. Bu, yılda sadece 24 saat eder. Şükran Günü yemeği düzenleme ve çocuğunuzun doğum günü partisi; geriye pek bir şey kalmıyor.

Aynı araştırma sosyalleşme ve iletişim kategorisinde ise (sevdiklerinizle ve dostlarınızla zaman geçirmekten dırdır ve münakaşa hatta kavga etmeye kadar tüm kişisel etkileşimleri kapsayan bir kategori) ortalama Amerikalının günde en çok yarım saat ayırdığını gösteriyor. Buna karşılık insanlar her gün televizyon seyretmeye üç saat ayırıyor; manikür, makyaj ve saç bakımına ise kadınlar bir saat, erkekler 44 dakika ayırıyor.

Screen Shot 2017-12-15 at 10.07.53.png

Kuşkusuz içe bakış, iç gözlem ve bir ölçüde tek başına olmak sağlıklı bir psikolojik yaşamın önemli unsurlarıdır. Ancak göründüğü kadarıyla bir yerde dengeyi kaybettik. Çünkü araştırmalar bütün o “mutluluk içseldir” iddialarının
tam tersini gösteriyor. Akademik mutluluk araştırmaları, bunları yapanların gündem ve değerlerine bağlı olarak ciddi farklılıklar ve çelişkiler gösterse de hemen hepsi insan mutluluğunun doğası ve nedenleri konusunda bir noktada buluşuyor: Mutluluğumuz başka insanlara bağlıdır.

Sayısız araştırma mutlu bir yaşamın en tutarlı ve güçlü göstergesinin iyi sosyal ilişkiler olduğu tespitinde birleşiyor. İyi sosyal ilişkilerin mutluluğun zorunlu bir önkoşulu olduğunun altı çiziliyor. Bu, insanların sosyal ilişkiler olmadan mutlu olamayacağı anlamına geliyor. Bu saptamanın bütün ırklar, etnik gruplar, yaşlar, cinsiyetler, gelir grupları ve sosyal sınıflar için geçerli olduğu görülüyor.

Buna göre eğer mutlu olmak istiyorsak tek başımıza daha az zaman geçirmeliyiz. Araştırmalarda soyut olarak sorulduğunda yalnız kalmaya can attıklarını söyleyen kişiler bile başkalarının yanındayken kendilerini daha mutlu hissettiklerini ifade ediyorlar. Üstelik bu sadece dışa dönük insanları değil içe dönük insanları da kapsıyor.

Ayrıca sosyal ilişkileri ihmal etmenin sağlığımız üzerinde de son derece olumsuz etkileri olabiliyor. Sosyal bağlantı eksikliği en az sigara bağımlılığı kadar erken ölümlere yol açabiliyor. Obeziteden ise iki kat daha tehlikeli!

Bütün bunların ışığında “kendimizi bulmak” ya da “içimize dönmek” için çabalamaya değil de yaşamlarımızdaki diğer insanlarla ilişkilerimizi beslemeye ve geliştirmeye zaman ayırmak esenliğimiz için yapabileceğimiz en önemli şey olarak öne çıkıyor.

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Kişisel Gelişim, Optimist

Optimist Newsletter Aralık 2017

Optimist Yayın Grubu olarak, uluslararası kaynaklardan derlediğimiz
Optimist Newsletter Aralık ayı ekte görüşlerinize sunulmuştur.

Görüş ve önerilerinizi bizimle paylaşabilirseniz, daha zengin içerikler oluşturma imkânı bulabiliriz.

İyi çalışmalar.

Optimist Newsletter Aralık 2017

Yorum bırakın

Filed under Optimist, Optimist Newsletter

ÜN’LÜLERİN KALEMİNDEN

Necip Fazıl’ın “Tomurcuk derdinde olmayan ağaç odundur” sözünden hareketle; odun olmamak, tomurcukları büyütmek… Üstelik bu iklimde sevmek, bıkmadan usanmadan sevmek… Yazın sıcağına, kışın zemheri soğuğuna hazırlamak tomurcuğu… Su olabilmek örneğin, toprak olmak, ışık olmak…

Tomurcuk derdinde olan soylu insanlara; öğretmen olabilme, öğretmen olarak yaşayabilme ve ölünceye kadar öğretmen kalabilme çabası içinde olanlara ve öğretmenliğin kutsiyetine inananlara selam olsun…

Biz bir eğitim kurumuysak ve eğitimciysek; hayatı birlikte anlamlandırmak ve sizleri hayata hazırlamak adına hayatın ta kendisi olmak istiyoruz. Biz ÜN’lüler; tartışma olmadan fikir üretimi gerçekleşmez dedik ve “düşünelim, araştıralım” diyerek çıktık yola.

Çünkü farkındaydık; fikirlerini ifade etmeyen bir insanın özgüveni, konuşma yeteneği, yaratıcılık yönü gelişemezdi. Bizim öğrencilik dönemlerimizde de birçoğumuz üretmek yerine üretilmişi kullanmadık mı? Hani nerede kalıpları kıran, ezberleri bozan, sunulan düşünceleri sorgulayan, fikir üreten insanlarımız?

Bizler bu projeyle 21. yy becerileri içinde önemli bir yere sahip olan “problem çözme” yetisini tomurcuklarımızın öz suyuna katalım dedik.

Kısacası; bir hayat amaçları olsun istiyoruz…

Biz ÜN’lüler; yangına, serçenin ağzında taşıdığı su misali müdahale etmeye çalıştık. Öğrenci, öğretmen ve velilere bir ‘’soru cümlesi’’ verildi ve kendi fikirlerini sunma fırsatı buldular. Tüm okul olarak kalemimizi konuşturup yaratıcılığımızı artırma fırsatı yakaladık. Kendi çözüm önerilerimizi önce kendi hayatımıza adapte edeceğimizin de sözünü verdik. Mahatma Gandhi der ki: “Dünyada görmeyi arzu ettiğimiz değişimin kendisi olmazsak, değişim hiçbir zaman gerçekleşmeyecektir.”

Amatör olarak başladığımız bu serüvende, hayatlarımızı ustalaştırmak temennisiyle…

Özel ÜN OKULLARI

UNlulerin_Kaleminden_K2

 

Yorum bırakın

Filed under Optimist, Yaşam Kültürü

KERVAN YOLDA DÜZÜLÜR

Bir işe başlarken neden “hele bir başlayalım da gerisini bir şekilde hallederiz” deme eğilimindeyiz?

Türkiye’de işleri ve projeleri yönetirken diğer ülkelere kıyasla neleri farklı yapıyoruz? Peki ya bu farkların sebebi ne?

“Kervan Yolda Düzülür” işte tüm bu sorulara yanıt veren keyifli bir kitap.

Türk işi proje yönetiminin manifestosunu gerçek hayattan anlaşılır örneklerle ve rahat okunan bir dille anlatıyor. Üstelik dünyanın önde gelen yöntemlerinden yola çıkarak projeleri daha iyi yönetebilmek için pratik, uygulanabilir tavsiyeler de veriyor.

Profesör Acar Baltaş, Bosch CEO’su Steve Young, Türk Telekom CEO’su Paul Doany gibi deneyimli yöneticilerin de yorumlarıyla birlikte…

kervan_K2.jpg

Yorum bırakın

Filed under Girişimci Kitaplığı, Optimist, Strateji, Yaşam Kültürü

Optimist Newsletter Kasım 2017

Optimist Yayın Grubu olarak, uluslararası kaynaklardan derlediğimiz Optimist Newsletter Kasım ayı ekte görüşlerinize sunulmuştur.

Görüş ve önerilerinizi bizimle paylaşabilirseniz, daha zengin içerikler oluşturma imkânı bulabiliriz.

İyi çalışmalar.

Optimist Newsletter Kasım 2017

Yorum bırakın

Filed under Optimist, Optimist Newsletter

Kotler ve Pazarlama 4.0

Herkese merhaba,

Üniversitenin birinci sınıfında ilk pazarlama dersi ile tanıştığımız “Pazarlamanın Babası” Kotler ile master bitiminden sonra pek görüşmez olmuştuk; ancak kendisi, Pazarlama 4.0 kitabı ile her zamankinden daha da etkili bir şekilde hayatıma girdi.

FMCG.jpg

Benim üniversiteden mezun olduğum 2009 yılından beri teknoloji, sosyal medya, dijital pazarlama ne kadar büyük değişimler geçirdi; acaba o kitapları günümüze göre nasıl güncellemişlerdir derken Kotler’in Pazarlama 4.0‘ını bulmak hoş bir sürpriz oldu benim için.

kotler

Şu noktaya da değinmeden geçemeyeceğim: Ben üniversiteden beri Kotler’in, Keller’in kitaplarını okurken her zaman (her zaman tabiri biraz abartılı olabilir ama hadi %90 diyelim) B2C’den örnekler vermelerine, hatta daha da spesifik olmak gerekirse, ille de FMCG sektöründen renkli, ışıl ışıl, göz alıcı, hayret uyandırıcı başarı hikayelerine yer vermelerine birazcık gıcık olurdum 🙂 Bu kitaplar yüzünden nice gencin aklında “Pazarlama eşittir FMCG” şeklinde çok yaygın bir kanı oluşmuştu. Ben ise aksine her zaman B2B’yi merak ederdim çünkü B2B pazarlamanın daha tam keşfedilmemiş, çözülmemiş, daha yabani kalmış bir alan olduğunu düşünürdüm. İş hayatım boyunca da B2B pazarlamanın içinde olan biri olarak, üniversite yıllarından eksik kalan Kotler/B2B parçasını, artık Pazarlama 4.0 ile tamamlayabilmenin tatlı huzuru içindeyim. (İnsanın hayatında geriye dönük eksik parçaları tamamlaması gibisi yok).

Elbette bu bir ders kitabı değil, ancak Kotler’i okurken ister istemez geçmişle ilgili nostaljik hislere kapılıyorum. Eğer siz de pazarlama ile ilgili öğrenim gördüyseniz, Pazarlama 4.0’ı okurken eminim aynı şeyleri hissedecekseniz.

Başlıyoruz…

Hepimizin bildiği bir gerçek olarak, pazarlama artık gelenekselden dijital doğru hızlı bir dönüşüm içinde. 3 kelime ile özetleyecek olursam: Değişiyor, değişiyor, değişiyor.

Bu dönem, Pazarlama 4.0 yaklaşımı ile açıklanıyor.

Teknoloji ve bağlanırlık (connectivity) gelişmeye ve evrilmeye devam ettikçe müşterilerin karar verme süreçleri de değişiyor, satın alma davranışları da değişiyor, bilgi edinme kaynakları da artarak değişiyor.

Ve bu yeni dünyada başarıyı online ve offline etkileşimlerin kombinasyonu sağlıyor. Yalnızca online etkileşim yeterli kalmıyor. Hatta şöyle söyleyebiliriz ki, her şey bu kadar dijitalleşirken, offline etmenler asıl farklılaşmayı ve akılda kalıcılığı sağlıyor.

Ayrıca, markalar hızla değişen teknolojilere ayak uydurmak için daha esnek ve kolay uyum sağlayabilir olmak zorundayken, kendi özgün karakterleri eskisinden de önemli hale geliyor. Yani artık markalar olmak istedikleri gibi görünemiyorlar. Ya göründükleri gibi olmak, ya da oldukları gibi görünmek zorundalar. Çünkü bu ikisi arasında tutarsızlık olduğu an müşteri bunu affetmiyor ve Twitter olsun, Facebook olsun, YouTube olsun, istedikleri mecra ile anında seslerini duyurabiliyorlar.

Ve elbette, bildiğimiz sosyal medya ekosistemi bu kadar gelişmeden önce var olan, şeylerden haberimiz olmasını sağlayan Ekşisözlük’e de buradan şapka çıkarıyorum 🙂 Konuya dönecek olursak, evet, giderek daha da şeffaflaşan dünyamızda özgünlük bir markanın en önemli varlığı olmaya devam ediyor.

Pazarlamacılar bu gerçeğe uyum sağlamak ve insan gibi davranan markalar yaratmak zorundalar:

Göz korkutucu olmak yerine, özgün, dürüst ve kendi kusurlarını kabul edebilecek kadar alçakgönüllü olmaları gerekiyor. Ayrıca, mükemmel görünmeye çalışmaktan da vazgeçmeleri bekleniyor. Çünkü müşteri güveni kavramı artık yatay işliyor; yani, biz müşteriler artık, markanın bize yukarıdan sunduğu vaatler yerine, Kotler’in deyimiyle “F-Faktör”üne güveniyoruz: Karar aşamasındayken Arkadaşlarımızın (Friends), Ailemizin (Families), Facebook hayranlarının (fans), Twitter takipçilerinin (Followers) yorumları, değerlendirmeleri ve eleştirilerini baz alıyoruz.

Bu da tabii ki belirli çelişkilerini beraberinde getiriyor:

Philip-Kotler.png

Bilgilenmiş müşteri ve kafası karışmış müşteri

Yukarıda da alıntıladığım gibi, satın alma sürecinde karar aşamasındayken başkalarının fikirlerinden sıkça faydalanıyoruz. Buna bir de elimizin altındaki mobil cihazların getirdiği mesaj ve reklam bombardımanını eklersek, bir noktada işlerin biraz karışmaya başladığını anlamak zor olmayacaktır. Yapılan bir araştırmaya göre ortalama dikkat süremiz 8 saniyeymiş, sadece 8 saniyecik. Bu şartlar altında, markaların iletmek istediği mesajı hedef kitleye tam isabetle iletme başarısının olasılığını gelin siz düşünün. Kotler’e göre en iyi yol, %100 kontrollü bir hareket olmasa da, pazarlamacıların müşteri topluluklarında marka sohbetleri başlatmaları, ve böylece burada marka savunucularının aktif şekilde iletişime dahil olduğundan emin olarak hem kafası karışmış müşterilerin kendi markalarına doğru yönelmelerini sağlamak, hem de marka karşıtlarının eleştirilerine karşı markanın iyi özelliklerini öne çıkarmak olacaktır. Hedef kitleye en dürüst ve özgün şekilde ulaşmanın yolu budur.

Hedef kitle demişken; aslında bu bir hata. Yazının başında “müşteri güveni yatay işliyor” derken aslında kastedilen buydu. Hedef kitle, dikey; yani yukarıdan dayatılan bir tanımlamadır. Avcı – av ilişkisini çağrıştırır. Burada müşteriler, haberleri ve rızaları olmadan “hedef” haline gelip istemedikleri e-mailler, telefon mesajları ile özel alanlarının ihlal edildiğini hissederler. Halbuki esas olan, “topluluklar”dır. Topluluklar yatay şekilde oluşur, topluluğu oluşturan müşteriler katılımcıdır, paylaşımcıdır. Kotler’in, az önce anlattığım marka sohbetlerini başlatacak olan kişilerdir.

Olumlu savunuculuk ve olumsuz savunuculuk

Peki, şirketler nasıl bir atmosfer yaratmalı ki bu topluluklar kendiliğinden, doğal bir şekilde oluşsun? İşte size 4 ilke:

1- Çekiciliği artırmak: Günümüzde markayı çekici yapan, markanın insanlaştırılmasıdır. Müşteriler gün geçtikçe insan merkezli markaları daha çok arıyorlar; yani karakterleri insanların karakterlerine benzeyen ve müşterilerle eşit arkadaşlar olarak etkileşime girebilen markalar istiyorlar.

2- Merakı en uygun hale getirmek: Pazarlamada merakın kaynağı, müşterilere, aşırıya kaçmadan çekici bilgiler verilmesidir. Dolayısıyla merak yaratmak, içerik pazarlaması olarak bilinen bir yaklaşım gerektirir (bu konuya daha sonra değineceğiz).

3- Yükümlülüğü artırmak: Kısa tanımıyla bu, müşterinin satın alma kararı verdikten sonra satın alma kolaylığı sağlayan kanalların doğru belirlenmesidir. Yani örneğin bir ürünle karşılaşıp, onun hakkında bilgi edinip satın alma aşamasına geldiğinizde, mağaza yokluğu nedeniyle satın alma sürecinin bloklanmaması gerekir. Markaların, online ve offline araçların bütünüyle, müşteriye pürüzsüz bir satış süreci deneyi yaşatmaları gerekir.

4- Duygusal yakınlığı artırmak: Müşterinin yaşadığı deneyim, beklentilerini aşıyorsa burada bir duygusal yakınlık gelişecek ve marka sadakati, dolayısıyla da marka savunuculuğu da beraberinde gelecektir.

5- Oyunlaştırma (Gamification): Oyunlaştırma, müşterilerin markayla ilişkisini artırmak için oyun tekniklerinin kullanılmasıdır. Oyunlar eğlenceli, rekabet duygularını tetikleyici ve elbette ki ödüllendirici oyunlardır, dolayısıyla müşteri ve marka arasında güçlü bir duygusal etkileşim yaratır.

gamification.jpg

İyi bir olumlu savunucu olmak için markanın sıkı bir hayranı olmak gerekir, fakat olumsuz savunucu olmak için küçük bir hayal kırıklığı yetiyor. Yine de olumsuz savunucuları “öcü” olarak görmemek lazım, çünkü onlar sayesinde olumlu savunucular öne çıkıp kendilerini ifade edebiliyorlar ve markaya ellerinden gelen değeri katabiliyorlar. Bu nedenle, markalar bu 5 ilkeyi benimseyip müşteri topluluklarının (artık hedef kitle demiyorum) kendilerine doğru yaklaşmasını sağlamalılar.

Pazarlama_4_0_K2

Ben bu kitapta gerçekten birçok konu içinden kendime bir tutam konu seçtim ve onlardan bahsettim size. Aslında o kadar detaylı, kapsamlı konular, yeni konseptler var ki… Burada yazmaya kalksam kitabın mini bir versiyonu olabilir. O nedenle tüm bu keşifleri size bırakıyorum.

Fakat… bir kısım var ki orayı yazmadan asla geçmem.

İçerik kraldır! (Content is the king)

İşte başlıyoruz! Pazarlamada, özellikle B2B pazarlamada takdir edilen en meşhur motto: İçerik kraldır! Peki içerik nedir? Ve neden bu kadar önemli görünüyor? Aslında cevabı basit: İçerik pazarlaması, yeni reklam haline geldi ve sosyal medyada içerik dağıtımı için kullanılan etiketler (hashtag) artık geleneksel reklam sloganlarına eşdeğer hale geldi. İçerik, aslında bakarsanız yazının ilk kısımlarında bahsettiğimiz “yataylaşma” sayesinde önem kazandı; artık yukarıdan bize “ittirilen” reklamların inandırıcılığından emin olmadığımız için, gerçekten bize iletilen katma değere, değerli bilgiye bakar olduk. Sosyal medya sayesinde, istediğimiz türde içeriğe ulaşıp bundan faydalanabiliyoruz. İçerik bize yukarıdaki birileri tarafından ittirilmiyor.

content-marketıng.jpg

Gelelim buradaki hassas noktaya: İçerik, reklamın uzunu değildir.

En basitinden, Facebook’u, LinkedIn’i açarsanız göreceksiniz: Birçok marka, içerik kisvesi altında uzun reklam yapıyor aslında. Ve bu yanlış. İçerikte önemli bir değişiklik yapmadan, sadece reklamların sosyal medyaya aktarılması ile yapılan reklam… hmm, adı üstünde “reklam” olmaktan öteye gidemiyor. Halbuki içerik üretiminde aslolan, müşterinin kendi kişisel ya da mesleki hedeflerini gerçekleştirmek için kullanmak istedikleri bilgilerin yer almasıdır.

Son söz: Omnichannel

Pazarlama ve teknoloji ile birazcık ilgiliyseniz, ortalığın birkaç yıldır omnichannel diye inim inim inlediğini zaten farketmişsinizdir. Onnichannel, en kısa haliyle, pazarlama kanalları arasında gezinen müşterinin deneyiminin pürüzsüz şekilde devam edebilmesi şeklinde tanımlanabilir. Bunu sadece ayakkabı satın alma örneği olarak düşünmeyin; omnichannel şu anda devlet sektöründe, sağlıkta, finansal hizmetlerde ve telekom sektöründe yoğunlukla kullanılıyor. İçinde bulunduğumuz dijital çağda, müşteriler satın almaya giderken o kadar çok temas noktasından geçiyor ki. Az önce kaçındığım ayakkabı örneğinden gidecek olursak: Telefonumda Instagram’da gezinirken bir ayakkabı beğendim, link için yukarı kaydır dediler kaydırdım, ayakkabının web sitesine düştüm, orada ayakkabının fiyatına ve renklerine baktım. Ertesi gün işte birden ayakkabılar aklıma geldi ve desktop bilgisayarımdan online alışveriş sitesine girip aynı ayakkabıyı buldum ve fiyatları karşılaştırdım. Ayakkabıyı denemeden almak benim için riskli olduğundan bir hafta sonra alışveriş merkezine gittim ve mağazada ayakkabıyı buldum ve denedim. Bu satın alma sürecinde online’da mobil temas, desktop teması ve ayrıca offline temas vardı.

Peki omnichannel pazarlamayı nasıl yapacağız? Omnichannel pazarlama stratejisi, müşteri yolculuğunda her bir temas noktasının belirlenmesi ve en popüler kanallara özellikle odaklanması üzerine inşa edilmelidir. Özetle, müşteriler bir kanaldan diğerine atlayıp pürüzsüz ve tutarlı bir deneyim beklentisi içinde olurlar. Pazarlama uzmanları da bu gerçeğe hitap edebilmek için online ve offline kanalları bütünleştirerek satın almaya giden yol boyunca müşterileri teşvik etmeye çalışıyorlar. Pazarlamacılar aynı zamanda online kanalların çabukluğu ile offline kanalların içtenliğini de birleştirmeliler.

marketoonist.com.jpg

marketoonist.com Tim Fishburne

Kendimle çelişmesem olmaz 🙂 İşte Omnichannel’ı hunharca eleştiren bir karikatür: Arkadaşımız ayakkabı mağazasının altını üstüne getirdikten sonra nihayet bulduğu harika ayakkabıyı bir an önce internetten ucuza almak için görevliye wifi şifresini soruyor 🙂

Evet, arkadaşlar, 89 sayfadan beklenmeyecek kadar yoğun bilgilerle dolu bu kitabın içeriğinin galiba yüzde birini size aktarmayı başardım. Kalan yüzde 99’luk kısım için hemen kitabı almanızı ve sadece kitabı da okumakla yetinmemenizi, Pazarlama 4.0 ile ilgili sürekli bir araştırma içinde olmanızı hararetle öneriyorum! Şimdi almak için burayı tıklayabilirsiniz.

 

Keyifli keşifler!

Irmak Parlat

 

 

 

 

Yorum bırakın

Filed under Irmak Parlat blog yazıları, Optimist, Satış ve Pazarlama, Yönetim - Liderlik

Akıllı Şehirler Dijital Ülkeler

AKILLI_SEHIRLER_K2

 

DİJİTAL KENTSEL ALTYAPI YARININ KALABALIK DÜNYASINDA NASIL DAHA İYİ BİR YAŞAM SUNABİLİR

İnsanların araçlarını park edebilmek için caddelerde tur atmadığı ve bunun yerine bir mobil uygulamayla civardaki müsait noktaları görebileceği bir dünya düşünün. Ya da sadece yakınına biri geldiğinde yanan ve böylece bir yandan şehirlerimizi daha güvenli halde tutarken bir yandan da elektrik tüketimini ve maliyetleri düşüren sokak lambaları. İnsanlar görüntülü bir TelePresence (“uzaktan katılım”) donanımıyla dünyanın başka yerlerindeki gruplarla bağlantı kurabilse ve öğrenciler İspanyolca derslerini İspanya’daki bir öğretmenden alabilselerdi nasıl olurdu?

Bu geleceğe ait bir tablo değil. Bugünün resmi. İmar planında dijital olanakları uygulamaya geçirmiş olan genç şehirler, teknolojide kaydettiğimiz ilerlemelerin getirdiği olanak ve zorluklara göz gezdirebileceğimiz birer laboratuvar işlevi görüyor. Asırlık altyapıları olan şehirler ise dijital dönüşüm aracılığıyla tüm bölgeleri yeniden icat etmenin yollarını keşfediyor.

Ağlarla birbirine bağlanmış dijital çözümler, şehirlerin kaynakları korumasına ve yeni belediye gelirleri üretmesine, trafiği rahatlatmasına ve şehir sakinlerinin diledikleri yerden çalışmasına yardımcı oluyor. Bu gelişmelerin her birinin yaşam kalitesi üzerinde ölçülebilir bir etkisi var. Ama dijital dönüşüm, aynı anda birçok tekneyi yukarı doğru kaldıran bir dalga gibi. Hem verimlilik ve hızı hem de güvenliği yeni düzeylere taşıyan bir kapasite sağlıyor.

Yorum bırakın

Filed under Dijital Çağ, Optimist