Ayşe Bilge Dicleli Anma Toplantısı

tarafından yazıldı

Yayınevimiz kurucularından, Türkiye feminist hareketinin öncülerinden ve KA.DER eski başkanlarından Ayşe Bilge Dicleli’yi unutmayan arkadaşları, onu, 10 Mayıs 2019 Cuma günü, Boğaziçi Üniversitesi Demir Demirgil Salonu’nda düzenlenen panel ile anma toplantısı düzenlediler.

17 berlinde zeyneple.JPG

Bülent Becan’ın yönettiği panelde, Dicleli’nin arkadaşları Barış Trak, “Sınıfımızın bilgesi”, Semra Ulusoy “Tebessüm”, Çiğdem Aydın “Sakin ve Güçlü” ve Fatmagül Berktay “İyi Kullanılırsa Hayat Uzundur” başlıklı sunumlarını yaptılar.

Bilge Dicleli, Haziran 2017’de İstanbul’da aramızdan ayrıldı.

49 fenerbahçede hazal vb.jpg

Panele, Dicleli’nin ailesi ve arkadaşları katıldı.

*****

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

Sınıfımızın Bilge’si

Barış Trak

 Sevgili sınıf arkadaşlarım, sayın konuklar!

Eşim Johanne bana hep şöyle der: “Sizin şu Robert Kolej ’71 sınıfı gerçekten de çok özel ve şanslı bir sınıf.” Nedenini sorduğumda, eğitim gördüğü Kanada’da ve genel olarak Kuzey Amerika’da, bizim gibi mezuniyetten neredeyse 50 yıl sonra bile bir araya gelip gezi ve konferanslar düzenleyen bir üniversite sınıfını ne gördüğünü, ne de duyduğunu söyler. Gerçekten de bizler mezuniyetten bu kadar yıl sonra hâlâ birbirimizle teması kesmiyor, bugünkü toplantının düzenlenmesinde emeği geçen Ekrem Ekinci ve arkadaşlarının yaptıkları gibi kitap okuma ve tartışma grupları oluşturuyor, eski hocalarımızı ve bugün sevgili Bilge için yaptığımız gibi, aramızdan vakitsizce ayrılan arkadaşlarımızı anma toplantıları düzenliyoruz.

Bu anma toplantısının iki hafta gibi kısa bir süre önce ilan edilmesine karşın bugün eski okulumuzda, Bilge’nin sınıf arkadaşları olarak önemli sayıda katılım sağlamış bulunuyoruz. Bu da güler yüzlü ve inançlı arkadaşımız Bilge’nin ne kadar sevildiğini ve özlendiğini çok iyi anlatıyor. Evet, biz gerçekten de özel ve bir o kadar da şanslı bir kuşağa mensubuz. Bir kere belki de o yıllarda Türkiye’de verilen en iyi eğitimi alabildik ve aldığımız eğitim sadece seçtiğimiz mesleklerle sınırlı kalmadı. Türkiye’nin dünyadaki önde gelen fikir akımlarına açıldığı o dönemde bu akımlarla ilgili kitapları okuyan, tartışan, düşüncelerini paylaşan, bazen de gençliğin verdiği hoşgörüsüzlükle kavga bile eden bir kuşağız.

Sonuçta hepimiz iyi yetişmiş, sosyal sorumluluk sahibi ve yaşam mücadelesinde başarılar kazanmış, yetişmemiz için sarf edilen emeklere layık olabilmiş kişileriz. Bizim kuşağın verdiği bu çok yönlü anlamlı mücadelede bazı arkadaşlarımız büyük fedakârlık örnekleri verdi. Sınıfımızın sevgili Bilge’si de onların en önde gelenlerindendi. Üniversite yıllarından sonra kısa süre ile mühendis, sonra gazeteci, parti görevlisi ve benden sonra söz alacak sayın katılımcıların da anlatacağı gibi, Türkiye kadın ve çevre hareketinde çok önemli bir rol üstlenen bir aktivist oldu. Daha önce değindiğim gibi, mesleği olan inşaat mühendisliğiyle ilgisi çok uzun süreli olmadı. Mezuniyet sonrası 12 Mart döneminde Taksim’de bir mühendislik bürosu açtığını ve özel dersler verdiğini, 1974’te de altı ay kadar Karayolları 17. Bölge’de 1. Boğaz Köprüsü’nün çevre yollarının projelendirilmesinde çalıştığını biliyoruz. Yine aynı dönemde 1. Boğaz Köprüsü’nün proje ve inşaat çalışmalarına katılan sınıf arkadaşımız Tülin Tüzemen Kılıç ile karşılaşıp karşılaşmadığını bilmiyorum, ama Bilge’nin yolu çok yıllar sonra, 1992 yılından itibaren beş yıl süreyle çalıştığı Repkon firmasında yine sınıfımızdan Süheyl Açıkel ile kesişti.

Geçen akşam Emine Uşaklıgil ile Serra Yılmaz’ın ortak anı kitabı Şimdilik Bu Kadar’ı okurken Bilge ile ilgili çok ilginç bir bölüme rastladım. Ünlü oyuncu Serra Yılmaz 1980 öncesi Politikagazetesinin dış politika bölümünde Bilge ile bir süre beraber çalışmış. Bilge’nin yaptığı her işte ne kadar ciddi olduğunu, çalışma arkadaşlarıyla nasıl iyi ilişkiler kurduğunu Emine Uşaklıgil şöyle anlatıyor Serra Yılmaz ile ilgili satırlarında: “Çok sevdiği ve saydığı Ayşe Bilge Dicleli ile dış haberlerde çalışmaya başlar.” Serra Yılmaz’ın ağzından: “Ayşe Bilge benim Türkiye’deki çalışma hayatımda karşılaştığım en hoş, en düzgün insanlardan biridir. Pek görüşemiyoruz ama hakikaten geçmiş dönemimden gördüğümde beni çok mutlu eden insanlardan biridir. Kendisi gerçek bir eğitmendi. Genç olsun olmasın hakikaten çok saygılıydı karşısındaki insana. Politika’daki çalışma günlerini anlatırken hakikaten onu anmamam imkânsız.”

Sınıf arkadaşım Bilge ve eşi Zülfü ile Robert Kolej İnşaat Mühendisliği sınıflarında 4 yıl beraberdik. Fakat Bilge’nin anısına yayınlanan kitapta Alman Lisesi’nden sınıf arkadaşı Faruk Atasoy’un verdiği bilgilerden, belki de üniversiteden önce Moda’da, Lozan Kulübü’nde pazar sabahları verilen konferanslarda, ya da Sinematek’te karşılaşmış olabileceğimizi düşünüyorum. Ama yanılmıyorsam birlikte en yoğun olarak geçirdiğimiz dönem 1968-1969 yıllarında Robert Kolej Fikir Kulübü’nde yaptığımız çalışmalar ve 1969’da Öğrenci Birliği’mizin düzenlediği Kültür Haftası etkinlikleri oldu. Türkiye’nin o dönemde önde gelen sol fikir hareketlerinin ve sanat akımlarının temsil edildiği bu hafta süresince okulumuzda anısını hâlâ taşıdığımız etkinlikler yaşandı. Çok istediği halde bugünkü törene katılamayan arkadaşımız Mişel Grünberg ve bugünkü toplantının moderatörü Bülent Becan’ın da görev aldığı bu Kültür Haftası’nda Bilge ve Zülfü ile beraber çok emek verdik.

Biz üniversite 3’üncü sınıftayken 28 Mart 1970’te yaklaşık 1100 kişinin ölümüne neden olan Gediz Depremi yaşandı. Statik dersi hocamız Prof. Semih Tezcan, ilgilenen öğrencileri Gediz’de inceleme yapmaya götürdü. Bilge için yayınlanan kitapta bu gezi ile ilgili bir resimde sınıfımızdan Hacer Kutgün Ansal, Cavit Sarıoğlu, İbrahim Onaral, ben ve diğer arkadaşlar ile Bilge de görülüyor. Deprem gibi doğal afetlerin yapılar üzerindeki etkilerini incelemek için Gediz’e giden bizleri yıkılan yapılardan çok bu depreme dayanıksız yapılarda yaşarken ölen ya da yaralanan insanlar etkiledi. Ve orada bulunduğumuz süre içinde depremden kurtulanlara yardım etmeye çalıştık.

Bilge okuldaki son yılı olan 1971’de yine sınıf arkadaşımız ve bugün maalesef bu toplantıya katılamayan Hacer Kutgün Ansal ile birlikte Türkiye’deki ilk 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü kutlamasının düzenlenmesine de katıldı.

Bilge için yayınlanan kitapta sınıf arkadaşlarımız Hacer Kutgün Ansal, Bülent Becan ve Yavuz Çizmeci’nin çok anlamlı katkıları var. Yavuz, kitabın kapağına da alınan katkısında, bizlerin ne kadar şanslı bir sınıf olduğumuzu şu sözlerle açıklıyor: “Bilgelik üzerine o kadar kitap çıktı. Türkçe, İngilizce… her dilden. Zamanım ve dil bilgim yettiğince merakla pek çoğunu okudum. Ama Bilge aramızdan sürpriz bir şekilde erkenden ayrılınca anladım ki, BİLGE OLMAK’ın ne demek olduğunu ben elli yıl boyunca Bilge’de görmüşüm. ‘BİLGE OLMAK’ kavramıyla elli yıl önce tanışmışım meğer.”

Bilge için yayınlanan kitapta onunla ilgili anılarımı yazarken yine bu üniversitede öğretim üyesi olan ve çoğunuzun yakından tanıdığı Prof. Dr. Ayşe Buğra’nın 500 günden uzun bir süredir neredeyse rehin tutulan eşi Osman Kavala’ya yazdığı bir mektupta sözünü ettiği Julian Barnes’ın ZamanınGürültüsüadlı eserinden bir alıntı yapmıştım. İzninizle konuşmamı o alıntıdan şu sözlerle bitireyim: “Hayatın bizler için sahneye koyduğu en acı trajedilerden biri de yaşlanınca gençliğimizde hakir gördüğümüz insanlara benzemektir.”

Sevgili sınıf arkadaşımız güler yüzlü Bilge bizim kuşakta yaşlılığında bu tür bir trajediyle karşılaşmaktan kendini kurtarabilmiş nadir insanlardan biri oldu. Ne mutlu ona, ne mutlu onu tanımış ve onun sınıf arkadaşı, dostu, yoldaşı olmuş bizlere…

 

*****

DSCF1064

Tebessüm

Semra Ulusoy

Burada Bilge’nin çok değişik yönleri ele alınacaktır mutlaka.

Ben onunla birlikte yaşadığımız zamanlardan hareketle arkadaşlık bağlarını, sevgisini anlatmak istiyorum. Onun hayatının bir dönemine değmiş olmanın şansıyla…

Bilge benim için çok güzel bir roman. Çevirdiğiniz her sayfasında bir başka güzelliğini görüp, arkadaşlığını tattığınız bir kitap.

Onunla arkadaşlığımız 12 Eylül sonrasında başladı. Ondan önce tanışmıyorduk. O İstanbul’da, ben İzmir’deydik. Ama adını duymuştum tabii. Hani tuğla gibi derler, kalın mı kalın bir kitabın, Ekonomi Politikkitabının çevirisini yapmıştı. Kitabın üstünde adı vardı.

İlerici Kadınlar Derneği bizlerin ilk buluştuğu “platform”du.

Derneğimizin kapatılması ve sonrasında darbenin en ağır dönemleri hepimizin üzerine çökünce her birimiz bir taraflara savrulmuştuk.

Bilge Almanya’da ben ise Hollanda’daydık. Bulunduğumuz şehirlerde ya da ülkelerde sık ya da seyrek görüşmelerimiz olsa da asıl buluşmamız 1990 başlarında kısmi demokrasi uçlanmalarıyla başladı.

“Eski İKD’liler” ya da “Kırmızı Çatkılı Kadınlar” olarak bir araya gelmeye başladık. Geçmişimizin değerlendirilmesi amacıyla bir kitap çıkarma düşüncesi o sırada oluştu ve daha düzenli bir araya gelerek çalışmaya başladık, ortaya Ve Hep Birlikte Koştukkitabı çıktı.

Yine İKD’liler olarak (ama İKD adına olmamasına dikkat ederek, çünkü az sayıdaydık ve bütün üyeler adına söz söylemek doğru olmazdı) “Yaşamı Paylaşalım” adıyla bir kadın platformu kurduk. Evlerimizden çıkardığımız eski İKD anılarıyla (fotoğraf, üstü yazılı kupalar gibi) sergiler açtık, konferanslar düzenledik.

Bu arada gülmeyi, eğlenmeyi hiç eksik etmedik. İKD’nin 30. kuruluş yılını Boğaz’da bir teknede güle eğlene kutladık.

Ve daha pek çok ………

35 semrayla.jpg

Her buluşmamızda kırmızı çatkılarımızı da takmayı hiç ihmal etmiyorduk.

Bilge’yle birlikte, Bilge’yle kol kola, Bilge’yle güle oynaya…

Bizim kuşak kadınlarının en önemli özelliği “dayanışma” bence. Bilge bunun en güzel örneklerini verenlerden. Arkadaşlarımız arasında süregelen dayanışma en büyük hazinemiz bence.

Bilge’yle dostluğumuz siyasi hareket içindeki karşılaşmamızla başlasa da zamanla aramızda harika bir arkadaşlık, dostluk gelişti.

Şeyda’nın kitapta yazdığı cümle onu ne güzel özetliyor: “Onunla her şeyi konuşabilirdiniz.” Hayatı, sanatı, siyaseti, dünü, bugünü…

Sanki düşünüyormuş gibi bakan gülen gözleriyle ve tabii arada sırada koyuverdiği kahkahalarıyla…

Herkesin, hepimizin, tebessümünde sevgi ve düşünceler gizli, kahkahası bol “sevgili arkadaşımız”dı.

Kadın Hareketi Bilge’nin hep aklında oldu. Önce Kadın Emeğini Değerlendirme Vakfı’na gitti. Kısa bir dönemdi. Sonra KA.DER kuruldu, Bilge içinde yer aldı.

Daha sonra KA.DER Genel Başkanı seçildiğini paylaştı bizlerle, ne sevinmiş ne gururlanmıştık.

Bilge ve Zülfü bizim, benim ve Talat’ın komşusu, ev arkadaşı, gezi arkadaşı, doyulmaz sohbet masalarımızın olmazsa olmazları haline geldi.

Beylerbeyi, Büyükada komşuluğumuz… Zaman zaman ev arkadaşlığımız…

O kadar çok ve güzel anılarımız oldu ki…

Selimiye’de gece girdiğimiz denizde çakırkeyif kahkahalarımız, Mavi Tur gezimizde, Bursa’da kar altında yüzdüğümüz havuzda, semt pazarından Zülfü’ye çizgili tişört alırken… Polonezköy’de eşli okey oynarken dikkatsizce ortaya atıverdiğimiz okeyi fark edince atılan kahkahalar…

Sadece ilk aklıma geliverenler.

Arada bir anne babasından da söz ederdi, sevgiyle. Arkeolog akademisyen anne babayla gittiği kazılar. Onların arkadaşı olan Prof. Halet Çambel’den ona getirdiğim küçücük fotoğraflara özlemle bakarken. Babasını tanıyan ve saygıyla söz eden bir akademisyene onun kızı olduğunu sessizce söylerken.

Birlikte gittiğimiz Mısır gezisinde rehberimiz gezdiğimiz ören yerlerini ince ince anlatır, ayrıntılı bilgiler verir sonra da bize dönüp sorular sorardı. Bilge bu soruların yanıtını bilenlerden olurdu çoğunlukla. Arkeolog anne babanın kızı olduğundan zihninin bir yerine yerleşmiş bilgilerden değil sadece, aynı zamanda bilgisi parlak zekâsından.

Soruları bildiğinde verilen ödül, bir adet şekerdi. Bunu kazandığında sevinçle gülerek el çırpması hâlâ gözümün önünde.

Sanki önümüzdeki zamanın azaldığını biliyormuş gibi koşa koşa, güle oynaya yaşamışız.

Şimdi “iyi ki,” diyorum, “iyi ki kısa zamana o kadar güzel şeyi sığdırabilmişiz, iyi ki beraberliklerimiz sık olmuş, dolu dolu geçmiş”.

Siyasette birliktelik kişisel tercihiniz olsa da orada karşılaştığınız insanları kendiniz seçemiyordunuz. Ama öyle başlayan arkadaşlıklar zamanla dostluğa evrildiğinde, dönüştüğünde muhteşem birliktelikler oluşuyor. Bunlar çok değerli.

Ondan çok şey öğrendim. Hoşgörülü olmayı, en önemlisi de insanları olduğu gibi kabul etmeyi, hayata her zaman pozitif bakmayı.

Bilge, benim çok değerli dostum benim için örnek alınacak bir kadındı.

Öyle bir arkadaşım, dostum olduğu için çok şanslıyım.

Bir gün telefonda bana hasta olduğunu söyledi: “Kanser oldum ben. Biliyorsun bu bizim aile hastalığımız” dedi.

Sesi sakin ama güçlüydü.

Uzun bir tedavi süreci ve başarılı geçtiğine dair umutlar…

Tedavi süreci onu hayatı yaşamaktan alıkoyamadı. Son planımız İKD’li arkadaşlarımızla Bozburun gezisine katılmaktı. Bilge önceden bize gelecek, İzmir’den arabayla Nazilli’de görmek istediği çiftlikte bir gece kaldıktan sonra yolumuza devam edecektik.

Son yazışmalarımız da bu konuda olmuş hep; uçak günü, saati vb. “Sen beni havaalanından alma ben gelirim”ler, “olmaz”lar…

O geziye gidemedik.

Onun yerine Bilge’mizi başka bir geziye uğurladık.

Ve kadınlar… Yine o gün kırmızı çatkılarını taktılar, arkadaşlarını omuzlayıp yerine götürdüler.

Yalnızca bir can dostumuzu değil çok değerli bir kadını kaybetmenin ezikliğiyle…

Seni çok özledik.

 

*****

Sakin ve Güçlü

Fatma Çiğdem Aydın

DSCF1042

Bu toplantıyı akıl eden, düzenleyen, emek veren herkese, başta Bilge’nin ailesi olmak üzere tüm katılanlara, dostlarına teşekkür ederim.

İnsan ancak unutulduğu zaman ölür demiş ya bir Kızılderili, doğru demiş. Bilge’yi unutmadığımız için henüz ölmediğini de düşünebiliriz. Ben öyle düşünmek istiyorum.

Bilge’yi KA.DER’de tanıdım ve bunun gerçekten kader olduğunu düşünüyorum. KA.DER bini aşkın üyesi olan bir dernek, onlarca etkinlikte yüzlerce kadınla birlikte çalıştığımız, ürettiğimiz, düşündüğümüz bir yer. O zaman neden yirmi yıl sonra hâlâ birkaç kadınla dostluğumuz, kaderdaşlığımız sürüyor da diğerleriyle sürmüyor? Çünkü bir dava arkadaşlığı, sıradan bir arkadaşlıktan başka şeyler de istiyor. Bilge’de de bunlar vardı; dava ve yol arkadaşlığının gerektirdiği her şey…

Sizi ilk uçurumdan aşağı iteklemeyeceğini bilirdiniz mesela. Yorulup, artık yeter dediğinizde kendi yorgunluğuna bakmadan sizi ayağa kaldıracağını, gerekirse sırtında taşıyacağını bilirdiniz. İyi, önemli ve değerli bulduğu her şeyi paylaşacağını da bilirdiniz. Size gözleriyle bakmakla yetinmediğini, duygu ve düşüncelerinizi de “gördüğünü” bilirdiniz. Anlamlı ve hedefi tam 12’den vuran sorular sorardı. Retorik değil, gerçekten sorardı ve cevap isterdi. O cevapları vermek bile insanı geliştiren bir şey olurdu. Çevresindekilere böyle görünmez katkılar yapmakta ustaydı.

KA.DER’de siyaset ve siyasetçiler asıl çalışma alanımızdı ve bilirsiniz siyaset ciddi iştir. Asık suratlıdır, bıyıklıdır, takım elbiselidir, iri iri laflarla çok önemli şeyler konuşulan bir alandır. Bilge bu alana renkli, çiçekli ceketleri, kahkahası ve neşesiyle, net ve anlaşılır sözcükleriyle, akılda kalan sloganlarıyla tertemiz, solunabilir bir hava getirdi.  Onun başkanlığında KA.DER’in birkaç basamak birden atladığını, yükselip geliştiğini söylememiz bundan. Enerjik ama sakin, cesur ama kibar, bilge ama neşeli bir liderlik gördük. Lider böyle de olunurmuş dedik.

Birçok şey yaşadık birlikte, çok şey öğrendim ondan. Birçoğunu da Bilgekitabında anlattım. Şimdi bütün bunların üstünden zaman geçti,  ama bir şey hiç değişmedi; ne zaman Bilge’yi düşünsem aklıma ilk gelen şey,  onun iyiliğe duyduğu inanç oluyor. Sakinliğini ve gücünü buradan aldığını düşünüyorum. İnsanların iyi olduğuna, geleceğin güzel şeyler, iyi şeyler getireceğine, çok sıkıntılı bir işin sonunda mutlaka iyiliğe varacağına dair güçlü bir inancı vardı. Ama bu pasif bir beklenti değildi, iyilik için uğraşır, çabalar ve çevresine de umut ve enerji vermeye çalışırdı.

22 çiğdemle.jpg

Hâlâgülerek hatırladığım bir olay var. Bilge başkan, ben başkan yardımcısı, Selen de genel sekreterimiz. Büyük bir kargo şirketine, “Kadınlar Bilgisayar Başına” projemiz için, bilgisayarları bedava taşısınlar diye görüşmeye gittik. Kapıda kimliklerimizi bıraktık, ziyaretçi kartlarımızı alıp genel müdüre çıktık. Görüşmemiz bitti. Aşağı indik, resepsiyondaki kız değişmiş. Bizim kimlikleri alan kız molaya çıkmış. Yeni kıza adlarımızı söyledik: Bilge, Çiğdem ve Selen. Aradı, taradı, kimlikleri bulamadı. Moladaki arkadaşına telefon etti, acaba kimlikleri ayrı bir yere mi koydu diye sordu. Koymamış, bekledik. Diğer kız geldi, bir süre de o arandı. Biz artık iyice gerildik. Birbirimize bakıp “böyle de aptallık olur mu” gibisinden göz deviriyoruz filan. Derken kız, bize tekrar bakıp şöyle dedi, isimleriniz Ayşe, Fatma ve Zeynep olmasın? Birbirimize baktık, Bilge bastı kahkahayı. Biz de gülmeye başladık.  Benim önadım Fatma. Selen’inki de Zeynep’miş meğer. Kimlikleri aldık, dışarı çıktık. Bilge dedi ki:  “Bizim sosyetik isimlerimiz buraya kadarmış. Ayşe, Fatma ve Zeynep olduğumuzu hiç unutmayalım.”

Bilge’yi kaybetmek, benim gibi arkadaşları için, Türkiye’deki kadın hareketi için bir lider ve dost kaybetmek anlamına geliyor.

Adını ve anısını yaşatmak için, kurucusu da olduğu SODA Derneği olarak bir yarışma, bir ödül düşündük. Henüz nasıl realize edeceğimizi bilmesek de ödülü çevre ve kadın konularının kesişim noktalarını odak alan araştırma, makale, inceleme gibi alanı genişletecek kazanımlara vermeyi düşündük. Ailesi ve dostları olarak bu çabamızda bizi yalnız bırakmayacağınızı umuyoruz.

Son söz olarak tüm kalbimle şunu söylemek istiyorum: İyi ki Bilge’yi tanıdım, iyi ki arkadaşım, liderim, başkanım oldu. Özel bir insandı; aklımda, yüreğimde her zaman ayrı bir yerde, özel olarak kalacak.

 

*****

“İyi Kullanılırsa Hayat Uzundur”

Fatmagül Berktay

DSCF1081

Geçen yıl Zülfü benden de Bilge için bir yazı yazmamı istediğinde bir başlangıç yapmış ama arkasını getirememiştim. Art arda kayıplar yaşadığım bir yıldı ve ketlenmiş durumdaydım. Şimdi bu konuşma fırsatını verdiği için ona teşekkür ederim. Yarım bıraktığım yazıya, Seneca’nın Hayatın Kısalığı Üzerineadlı 2000 yıllık denemesinden bir alıntıyla başlamıştım. İnsan kayıp duygusuyla baş etmeye çalışırken çareyi felsefeye sığınmakta buluyor. Şöyle diyor Seneca:

“Hayatımızın kısa olduğu değil, çoğunu israf ettiğimiz doğrudur. Hayat yeterince uzun ve onu iyi kullanmak kaydıyla en büyük başarılara erişmek için bize yeterince cömert bir süre verilmiş durumda. Ancak bu süre boş lüksle israf edilip iyi işler için kullanılmadığında ve sonunda ölümün nihai sınırlamasıyla karşılaştığımızda, zamanın biz farkına bile varmadan geçivermiş olduğunu anlarız. Evet, işte bize kısa bir ömür verilmemiştir ama biz onu kısa yaparız; ömrümüz kısa değildir, biz onu boşa harcarız… Kullanmasını bilirseniz hayat uzundur.”

Bilge’yi ve hayatını düşünürken bu alıntı aklıma gelmişti. Bilge’nin hayatı gerçekten de boşa harcanmamış bir ömürdü ve bizi çok vakitsiz tek etmiş olsa da bu anlamda onunki uzun bir ömürdü, çünkü iyi kullanılmıştı. Seneca da katılırdı bence bu yargıya. Judith Butler “yaşamak istemek” ile “başkalarıyla birlikte belirli bir biçimde yaşamak istemek” arasında çok önemli bir fark olduğunu söyler. Bilge bu farkın bilincinde olan ender insanlardan biriydi.

Ben onunla ilk kez galiba “sosyalist birlik” tartışma toplantıları sırasında karşılaştım ama Bilge’yi gerçekten tanımam KA.DER ve kadın hareketi içinde oldu. Yani aslında onu politik eylem içinde tanımış oldum. O sıralarda heyecanla Arendt’in politika teorisi üzerinde çalışıyordum. Hâlâ öyle, ama başlangıçların heyecanı bir başka oluyor. Arendt’in iyimser ve ahlaki politika anlayışını paylaştığımda, sık sık, “iyi hoş ama çok ütopyen” cümlesiyle karşılaşırdım. Bizimkisi, biraz zor ve emek isteyen şeylerle karşılaşınca hemen onu elinin tersiyle “hayal bu, ütopya” diye itiveren pragmatik bir toplum, maalesef. Bu tavrı doktora öğrencilerimde de çok görürdüm. Tâ ki, Gezi direnişine tanık oluncaya kadar. “Hocam, valla Arendt haklıymış” oldu, o zaman.

Bilge’yi politik eylem ve liderlik deneyimi içinde izlemek de benim için bir tür “Gezi ânı” oldu. “Evet, böyle bir politika pratiği mümkün” ânı! Hannah Arendt için politik eylem “dünyaya yönelik tutkulu bir açıklığı ve sevgiyi” içerir. Politik eylem, insanların birbirleriyle kurdukları kırılgan ilişkiler ağını, onun “aramızdaki dünya” dediği şeyi korumak ve ona ihtimam göstermek için girişilen, bize sunulmuş olanın değerini bilen ve ona minnetimizi ifade eden eylemdir. İnsan çoğulluğuna ve doğaya karşı ahlaki bir tutumu içerir. Yani Arent bizi dünyayı sevmeye çağırırken düşünceli, sorumlu yurttaşlar olmayı öğretir.

Bilgekitabını okuduğumda, onun bu sorumluluğu ne kadar erken yaşta fark etmiş olduğunu gördüm. Ben de diğer arkadaşları gibi, acaba bu yapısından kaynaklanan bir bilgelik miydi diye düşünmedim değil. Çünkü henüz bir lise öğrencisiyken bir süre köyde yaşadıktan sonra arkadaşlarını köylülerin sorunlarıyla ilgilenmeye çağırıyor, Bilge. Aynı yazıda, yaşamının en önemli uğraşlarından olan kadınların ezilmesi meselesine de değinmesi çok çarpıcı. Dedim ya henüz bir lise öğrencisinden, üstelik ayrıcalıklı sayılabilecek bir yaşamı olan lise öğrencisinden söz ediyoruz. Bu sorumluluk duygusu 68 kuşağının bir mensubu olarak ileriki yıllarda daha da pekişiyor ve o kuşağın yaşadığı zulümden payını fazlasıyla almasına rağmen hiç eksilmiyor, tersine katmerleniyor. Hacer Ansal’ın kitapta paylaştığı anı, Bilge’nin ve kuşağının hayata karşı tutumunu çok iyi anlatıyor. Daha 1971 yılında, henüz 8 Mart BM tarafından kutlama tarihi olarak belirlenmemişken, 8 Mart’ı bir salonda kutlamak amacıyla yapılan hazırlıkların içinde yer alıp, Simone de Beauvoir’ın nitelemesiyle “vazifeşinas kızlar” olarak kendilerini heder ediyorlar; buna kutlamanın yapılacağı TÖS lokalinin tuvaletinin temizlenmesi dahil! Sonraki yaşamında da Bilge her yaptığı işte bu tutkulu özveriyi yansıttı.

Türkiye her kuşakta en iyi evlatlarını ezmeye, yok etmeye çalışan bir ülke. Ama evlatlar pes etmiyor, Bilge onlardan biri. Sağmalcılar Cezaevindeki arkadaşlarının anıları bunun canlı kanıtı. O dönemdeki bütün “isyankâr kızları” sevgiyle, saygıyla anıyoruz. Gene de Bilge’nin ayrı bir yeri var. O “zarif bir isyankâr”. Kitaba katkıda bulunan neredeyse herkes onun iyimserliği ve kahkahası yanında yumuşaklığından ve zarif sağlamlığından söz ediyor. Yumuşaklık ve sağlamlık, ipeğin tarifi. İpek metaforu Bilge’ye çok yakışıyor.

Kitapta yer alan Oya Baydar’ın anma yazısında bence de önemli bir nokta var. Baydar, 70’lerde solcular arasındaki fikir ayrılıklarının yol açtığı keskin kamplaşmalara, katı tutumlara değiniyor. Ve haklı olarak “siyaseten aramıza giren ayrılıklara, uzaklıklara, ıssızlıklara rağmen bizler hep aynı yolun yolcularıydık” diyor ve devam ediyor: “Daha iyi, daha adil bir dünya istemiştik, o dünyaya ulaşmak için yaşamlarımızı bozuk para gibi harcamaktan çekinmemiştik.” O dönemlerde araya giren uzaklıkları hayıflanarak, iç burukluğuyla hatırlamamak mümkün değil. Ama Bilge o yıllardan ve tecrübelerden ders almasını bilmiş bir insandı. Çünkü gerçekten kendi içine bakmasını biliyordu ve başkalarına olduğu kadar kendisine karşı da dürüsttü. Özfarkındalık, benim Bilge’de en değer verdiğim özelliklerden biriydi. Bu özellik sayesinde yaşamının “bozuk para gibi harcanmış” değil, Seneca’nın dediği gibi “iyi kullanıldığı için uzun sayılabilecek bir hayat” olduğunu düşünüyorum.

Bilge’nin kadın sorununa bakışı ve KA.DER’deki yöneticiliğinde örneklenen liderlik tutumu, Arendt’in kavramsallaştırdığı farklı iktidar anlayışının, ortak bir amaç uğrunda bir araya gelip mücadele eden insanların oluşturduğu iktidar anlayışının sanki ete kemiğe bürünmüş hali. 1990’ların ortasında Yeni Yüzyıl’a yazıp da ne hikmetse yayınlanmayan yazısında, benim “Gezi ânım” dediğim şeyi ne güzel ifade ediyor: “… politika, Gülay hanımın dediği gibi, yalnızca ‘insanlara hükmetmek’ olarak tanımlanabilir mi? Bence hayır. Vasat ya da vasat olmayan erkekler, erkek hegemonyasının değişik tarzlarda da olsa bütün toplumlara vurduğu damganın da etkisiyle değişimi güç kullanarak gerçekleştirmeye çalışmış, sahip oldukları güç kaynaklarını insanlara hükmetmek arzusuyla kullanagelmişler.” Evet, geleneksel olarak politika denince hükmetmek akla gelir ama Bilge’nin anlayışı bu değil. O, “paylaşmayı, uzlaştırmayı küçüklüğünden beri öğrenmiş, bunu bir tarz olarak benimsemiş kadınların aktif katılımından, erkek tarzı politika yerine insan tarzı politikanın geçtiği barışın ve doğanın korunmasını da içeren bir dünyanın kurulmasından” söz ediyor. Ona göre liderlik, diğer insanları ortak hedefe ulaşmak üzere harekete geçirmekle ilgili bir şey.

Bilge, 2003’te, KA.DER’in “farklılıkların kabul gördüğü ve farklılıklara tahammül etmenin öğrenildiği bir ortama sahip olduğu için ve işbirliği ve ortak mücadeleye önem verdiği için benzersiz olduğunu” söylüyor. Kadınları birbirine düşürerek veya kadınların sırtından siyaset yapan erkek egemen politikaya karşı uyanık olmaya çağırıyor. Kadınlar bu hataya çok sık düşüyor maalesef. Kadın hareketi içinde başka yerlerde olduğu gibi KA.DER’de de ,Bilge’nin ifadesiyle “birbirimizi ciddi boyutlarda üzen, yıpratan tartışmalar” yaşanıyor. Bilge’nin konuya ilişkin analizi ise son derece olgun bir siyaset ve demokrasi anlayışını yansıtıyor: “Türkiye demokrasiyi ne kadar biliyorsa biz de o kadar biliyoruz” diyor, haklı olarak. “Ötekinin varlığını kabul etme ve onun hassasiyetlerini dikkate alma gibi olgu ve tutumlarla yeni tanışan bir toplumda, …KA.DER gibi koalisyon niteliği taşıyan bir kuruluşta tartışmaların olması kadar doğal bir şey olamaz. Ama biz bir koalisyonuz ve demokrasiyi öğrenmedeherkesten ileriyiz.” Kadın dayanışması dediğimiz şeyin, birbirimizle aynı görüşlere sahip olmaktan değil, ortak amaçlar uğrunda birlikte mücadele etmekten doğduğu daha iyi anlatılabilir mi? Daima ortak paydayı bulmak ve sorunu dayanışmayla aşmak için çaba gösteren bir kadının, savaşırken rujumuzu da ihmal etmememizi, kadın olarak farklılığımıza sahip çıkmamızı salık vermesi hiç de tesadüf değil.

DSCF1023

Bilge, “bana göre dünyada iki temel mesele var. Bu iki temel meseleyi çözebilirsek dünyanın sorunu çözülüyor. Biri kadın, diğeri çevre… geri kalan her şey aslında alt detaydır” demiş.  “Kimse ‘Bana Ne’ diyemez” diye kitap yazan Bilge, bugün iklim değişmesi ve doğanın dengesinin bozulması karşısında dünyanın geleceğine sahip çıkmak için sorumluluk üstlenen ilkokul ve ortaokul öğrencilerini görebilseydi her halde çok mutlu olurdu. Ve keşke kendi cenazesinde kadınların aldığı tutumu da görebilseydi. Benim katılamadığım cenazede, sizlerin iyi bildiği gibi, cenazeyi kadınlar taşımakta ısrar etmişler, “Bilge her seferinde bunca yıldır ezdirmeden taşıdı bizleri, bu son seferinde onu bizler taşıyacağız” diyerek. İyi kullanılmış bir hayatın bundan daha güzel bir sağlaması olabilir mi?

Son olarak bir diğer “Gezi ânı” sayılabilecek “aşk” konusuna değinmek istiyorum. Bilge’nin yaşamındaki o büyülü olguyu, aşkı Optimist yayınları editörlerinden Mutlu Dinçer sözle görselliği birleştirerek ne güzel anlatıyor: “Bilge Hanım’ın bol ışıklı, bol çiçekli odasına Zülfü Bey’in ‘ben geldimm’ diyerek ara kapıdan süzülmesi, eliyle yanağına dokunuşu Gustav Klimt tablosuna bakmak gibi.” “Bir insanı sevmekle başlar her şey” diye bir cümle vardır, bilirsiniz. Bu cümle bana hep fazlasıyla klişe gelmiştir ve kullanmaktan çekinmişimdir. Ama bir insana duyulan sevgiyi, Bilge’nin yaptığı gibi, dünyaya duyulan sevgiyle ve sorumlulukla birleştirebildiğiniz zaman, aşk sahiden de devrimci ve dönüştürücü bir güç olabiliyor.

 

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

DSCF1038

DSCF1033

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s