Category Archives: Optimist Newsletter

Temmuz ayına ait Optimist Newsletter yayınlandı!

opimist-bulten-image1s

Optimist Yayın Grubu olarak, uluslararası kaynaklardan derlediğimiz
Optimist Newsletter Temmuz sayısı yayınlanmıştır.

Görüş ve önerilerinizi bizimle paylaşabilirseniz, daha zengin içerikler oluşturma imkânı bulabiliriz.

Bülteni okumak için lütfen linke veya fotoğrafın üzerine tıklayın.
 Optimist_Bulten_Temmuz2018

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Optimist, Optimist Newsletter

Çin’in Uzun Vadeli Ortadoğu Oyunu

haziran-blog-yazi2-1

Çin, yıllardır Ortadoğu’daki bölgesel anlaşmazlıkların dışında kaldı. Ancak son dönemde, geniş çaplı uluslararası altyapı planıyla katılımını artırıyor ve etkili bir güç olmaya kararlı.

Sınırlar arası: Eğer başarılı olursa, bunun en önemli nedeni Çin’in tarafsız kalması ve Ortadoğu’dan düşman edinmemesi olacaktır. Asıl soru bunun ne kadar sürebileceğidir.

Genel görünüm: Atlantik Konseyi’nin İran Girişimi’ne öncülük eden Barbara Slavin, Ortadoğu ülkelerinin Çin’in neyin peşinde olduğunu merak ettiğini, fakat hepsinin riskten korunmayı amaçladığını söylüyor. Yine de Cumhurbaşkanı Xi Jinping liderliğinin Trump’tan çok daha uzun ömürlü olacağından eminler.

ABD’nin İran ile olan anlaşmadan çıkışı, Çin’in yolunu açıyor.

• Pekin, İran ham petrolünün en büyük tüketicisi ve enerji kaynakları için bölgede derinlemesine yatırım yapıyor.
• Washington’un İran’la iş yapan şirket ve ülkeler üzerindeki yaptırımları en çok Avrupa’daki firmaları etkileyecek. Bu, hem ABD’nin yaptırımlarından kaçınmak hem de İran’la olan anlaşmaları bozmak için iyi konumlanmış olan Çin ve Rusya’ya fırsat yaratıyor.
• Çin Ulusal Petrol Şirketi, İran’ın Güney Pars petrol sahasını geliştirmek için, Fransız petrol ve gaz şirketi Total ile ortaklık kurdu. Eğer Total, ABD’nin yaptırımları nedeniyle anlaşmadaki payını kaybederse, Çin devralabilir.

haziran-blog-yazi2-2Çin, Ortadoğu’da paraya ve insan sermayesine yatırım yapıyor.

• Xi’nin liderliğinde Çinliler Arap dünyasına odaklanan yeni düşünce kuruluşları kuruyor ve dil eğitimi konusunda burslar veriyor.
• Çinli girişimciler Ortadoğu’da fabrikalar kuruyor ve açıyor.
• Çin’in Kuşak ve Yol altyapı girişimi içinde yer alan en önemli projelerden biri, Pekin’in Orta Asya’yı Ortadoğu’yla birleştiren bir araç olarak tanımladığı Kazakistan’dan İran’a bir demiryolu.
• Çin, Birleşik Arap Emirlikleri’ni (BAE) bölgesel altyapıyı geliştirmede kilit bir ortak olarak görüyor. CNBC, iki ülkenin de bir “Kuşak ve Yol Mübadelesi”ne imza atmaya yakın olduğunu bildiriyor.
• Şu anda Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezinde bulunan eski CIA Çin Analisti Chris Johnson, “Çin, BAE’yi etkili ama aynı zamanda küçük olarak görüyor… Belki de ayak parmaklarını daldırmak için şirin bir yüzme havuzu” diyor.

Çin, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da bir deniz gücü olarak büyüyor.

• Şu anda Amerikan Girişimcileri Enstitüsünde bulunan, önceden de Savunma Bakanlığında Çin direktörlüğü yapmış olan Dan Blumenthal, geçtiğimiz on yıl içinde Çin’in bölgedeki deniz varlığını artırmak için küresel bir korsanlıkla mücadele başlattığını Axios’a anlattı.

• Çin, korsanlıkla mücadele çabalarının bir parçası olarak Körfez ülkeleriyle lojistik ve enerji amaçları için ilişkiler geliştirdi ve bu ilişkiler, Cibuti’de tam bir askeri üs inşa eden Çin ile doruğa ulaştı. Mayıs ayının başlarında, Çin, Cibuti üssünden ABD askeri uçaklarına askeri tip lazerler tuttu.

Pekin, Ortadoğu’da düşman edinmedi-henüz.

• Blumenthal, “Çin hâlâ bedavacı. Asla zorlu bir karar almayacaklardır… İran-Körfez bölünmesinin her iki tarafına da oynadılar, Suriye’de ellerini kirletmeyeceklerdir” diyor. Güney Çin Sabah Postası, Çin’in 1971’den beri BM Güvenlik Konseyi’nde kullandığı 11 veto yetkisinden altısının Suriye’yle ilgili kararlar üzerine olduğunu kaydetti.
• Ancak yurtdışında yaşayan Çinli vatandaşlara, teröristler tarafından saldırılar gerçekleştiriliyor ve Pekin’in kuzeybatı Çin’deki Müslüman Uygurlara karşı insan hakları ihlalleri geçmişi var. Blumenthal, “Çin, Müslüman hakları konusunda dünyadaki en kötü sicillerden birine sahip” diyor.

“Soru şu: Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkeler bunu ne kadar süre görmezden gelirler?”

Kaynak: Axios
Yazar: Erica Pandey

Yorum bırakın

Filed under Optimist, Optimist Newsletter, Politika

Trilyon Dolarlık Pazar: Çalışan Müslüman Kadınlar

haziran-blog-yazi1-1

2000’den bu yana 50 milyon Müslüman kadın iş gücüne katıldı.

Özellikle Y kuşağıyla birlikte, son 15 yılda Müslüman dünyasında evden işe doğru, eşi görülmemiş bir kadın göçü yaşandı. Ekonominin kültüre baskın geldiği bu hareketle milyonlarca kişi ilk kez işgücüne katıldı.

Müslüman dünya yekpare bir parça değil; bir dizi farklı ekonomi, kültür ve coğrafyadan oluşuyor. Dünyada Müslümanların büyük bölümü, nüfusun çoğunluğunu oluşturdukları 30 gelişmekte olan ülkede yaşıyor. Bu aynı zamanda dünya nüfusunun yüzde 5’ini ve toplam gayri safi milli hasılanın yüzde 12’sini oluşturuyor. Bunlar arasında kişi başına düşen gelirin yüksek olduğu Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve Kuveyt; üst orta olduğu Malezya, Türkiye, İran, Ürdün ve Tunus ile orta ve düşük olduğu Fas, Pakistan, Endonezya, Mısır, Bangladeş ve Tacikistan gibi ülkeler bulunuyor. Müslümanlar aynı zamanda doğum oranlarındaki artış nedeniyle genel yaş ortalamasına göre daha genç bir nüfusa sahip. Genç Müslümanlar artık ülkelerinin tarihi üzerine daha fazla okuyor, yeni fikirleri benimsiyor, yeni teknolojiler kullanıyor. İşte bu yeni nesil çalışan kadınların olağanüstü yükselişi hakkında bilmeniz gereken 10 şey:

1 – Müslüman dünyada artık üniversite öğrencilerinin çoğunluğu kadınlardan oluşuyor.
Geleneksel olarak eğitimde azınlık olan kadınlar bugün artık bu alanda erkeklerin önünde yer alıyor. Müslüman çoğunluğun en yüksek oranda olduğu ülke Endonezya’da, 1970’ten bu yana üniversiteye kayıt yaptıran kadınların sayısı yüzde 2’den yüzde 33’e ulaşırken aynı dönemde erkeklerde bu oran ancak yüzde 4’ten yüzde 29’a yükselebildi. Suudi Arabistan’da on yıl önce kadınların yüzde 30’u üniversiteye gidebilirken bugün yüzde 50’si gidiyor ki bu oran Meksika, Çin, Brezilya ve Hindistan’ın üstünde… Bu da Müslüman dünyada yeni beyaz yakalı iş gücünün kaynağını oluşturuyor.

2 – STEM eğitimi, kadınların Müslüman dünyasındaki Dördüncü Sanayi Devrimine dahil olmasını sağlayan özel bir başarı öyküsüdür.
Birçok ülkede kadınlar kod yazma ve diğer bilimlerde ustalaşma konusunda küçük bir azınlığı oluşturuyor. Ancak beş ülkede STEM, yani science (fen), technology (teknoloji), engineering (mühendislik) ve mathematics (matematik) gören öğrenciler arasında kadınların sayısı erkeklerden fazla. Bu ülkelerden ikisi çoğunluğu Müslüman olan Brunei ve Kuveyt… Diğer 18 ülkede STEM öğrencileri arasında kadınların oranı yüzde 40. Bunların yarısından fazlası Tunus, Katar, Cezayir, Umman, Malezya, Ürdün, Bahreyn, Azerbaycan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi çoğunluğun Müslüman olduğu ülkeler. Suudi Arabistan’da bu alanlardaki kadın öğrenciler yüzde 38, İran’da yüzde 34 iken İngiltere’de bu oran yüzde 36, ABD’de yüzde 30.

3 – 2000’den bu yana 50 milyon kadın iş gücüne katıldı. İş gücü piyasasına bu tüm zamanların en büyük ve eğitimli grubunun katılımı, kadınlar için beklenmedik bir devrimdir.
Milenyuma girilmesinin hemen ardından Müslüman dünyanın yükselen piyasasında çalışan kadın sayısı 100 milyon civarındaydı Bugün 15 yıl içinde yüzde 50 artış göstererek 155 milyona ulaşan sayı; çoğunluğunu Müslümanların oluşturduğu ülkelerdeki 450 milyon kadının yüzde 30’unu oluşturuyor. Kadınların işgücüne katılım oranındaki artış Kazakistan’da yüzde 74, Endonezya ve Malezya’da yüzde 53, Birleşik Arap Emirlikleri’nde yüzde 42, Türkiye’de yüzde 33, Pakistan’da yüzde 26 ve Suudi Arabistan’da yüzde 21 olmak üzere değişkenlik göstermekle birlikte hepsinde erkeklere göre daha yüksektir.

4 – Tüm bu kazançlar birleştiğinde, bir ülke gibi farz etsek Müslüman kadınlar, dünyanın en zengin ülkeleri sıralamasında 16. sıraya yerleşiyor.
Çalışan kadınlar ve onların 1 trilyon doları bulan harcanmaya hazır geliri, yeni ve devasa bir pazardır. Yeni nesil çalışan kadınlar daha maddeci ve dijital dünyayla yakından ilişkideler. Eğitim, sağlık ve gıdadan finans, moda ve bilgi teknolojisine kadar geniş bir yelpazede arz ve talep yaratıyorlar. Kız çocukları ve kadınların eğitimine yapılan yatırım ekonomiye katkı sunmaya başladı, bundan sonra da bu artarak devam edecektir. İş gücüne katılımda cinsiyet eşitliği sağlandığında, Müslüman ülkelerin geliri 5.7 trilyon dolar artabilir. McKinsey’e göre 2025 yılına kadar kadınların iş gücüne katılımı tam potansiyeline ulaşırsa bu, sadece Ortadoğu’da gayrisafi yurtiçi hasılayı yüzde 47 oranında artırır.

5 – Müslüman dünyasında çalışan kadınların sayısındaki bu hızlı artış yeni bir şey olsa da bugünün bu iddialı iş kadınları kendilerine geçmişten bir rol modeli bulabiliyor.
İslam’ın yayılma döneminde Hatice isimli bir tüccar, Hz. Muhammed’i işe almış ve onu bir ticari görev için Mekke’den Suriye’ye göndermişti. Daha sonra Hatice, Hz. Muhammed’in karısı oldu ve ilk zamanlarında bu yeni dinin taraftarlarını finansal olarak destekledi.

haziran-blog-yazi1-2

6 – Küreselleşme, teknoloji, hırs ve ekonomik zorunluluklar Müslüman dünyasında çalışan kadınların yükselişinde bir “kusursuz fırtına” yarattı.
Küreselleşme ve teknoloji kadınlar için yeni fırsatlara kapı açtı ve kendi toplulukları dışındaki rol modellere de ulaşmalarını sağladı. Özellikle de eğitimli kadınlar artık annelerinin kuşağının hayal dahi edemediği bir âleme adım atıyor, iş ve yetki alanlarını evin dışına taşıyor. Ayrıca bir önceki neslin, erkeği aile reisi ve eve bakan kişi olarak konumlandıran anlayışı, artık pek çok kadın ve erkek için hem kendileri hem de çocukları için istedikleri hayata uygun değil. Sosyal hayatı hareketli, orta sınıf, şehirli çiftler için artık norm hem kadının hem de erkeğin çalıştığı bir sistemdir.

7 – Konu, işi ve aileyi dengelemeye geldiğinde yükün büyük bölümü hâlâ kadınların sırtında.
Bugün Jakarta, İstanbul ya da Cide’deki pek çok orta sınıf genç çiftin evdeki işbölümü konusunda kendi ebeveynlerine oranla Londra, New York ya da Hong Kong’daki benzerleriyle çok daha fazla ortak yanı olmasına rağmen, bakım ve ücretlendirilmeyen ev işleri hâlâ büyük ölçüde kadının sorumluluğunda… Örneğin Türkiye’de ev işleri için kadınlar erkeklerden üç kat fazla zaman harcıyor. Şehirli ve çalışan Müslüman kadınlar, genellikle ev işleri için düşük ücretli yardımcılardan, çocuk bakımı için de aile büyüklerinden destek alıyor.

8 – İş yerleri bu yeni trende hızla dahil olurken politikacıların da onlara ayak uydurması gerekiyor.
Çalışan kadınlar artık niş bir pazar değil. Hem yerel hem de çok uluslu şirketler bu muazzam potansiyelin farkına vardı; birçoğu kadın çalışan sayısını artırmak ve var olanları elinde tutabilmek için çeşitli stratejiler ve yerel kültüre uygun uygulamalar geliştiriyor. Ayrıca kendi parasını kazanan kadınların tüketim biçimlerinin, geleneksel rolleri benimsemiş kadınların dolaylı tüketim alışkanlıklarından çok farklı olduğunun bilincindeler. Bu yeni pazar için ürün ve hizmet tasarlıyorlar. Hükümetler de artık, giderek büyüyen kadın çalışan, işveren, vergi mükellefi ve tüketici gerçeğini görüp özellikle finans, ulaşım ve teknoloji alanında ulaşılabilirliği artırmak, kadın girişimciliğini desteklemek ve kadınların işgücüne katılımını artırmak konusunda teşvikler uygulamalıdır.

9 – E-ticaret, Müslüman kadınlar için eşsiz bir fırsat yarattı.
Teknolojiyle yakından ilgili girişimci kadınlar, pazarı anlamada üstünlük göstererek dijital dünyanın sunduğu fırsatlara yöneliyor. Mısır’da, trafik yoğunluğunu gösteren ve güvenli ulaşım imkânı sağlayan Raye7 isimli otomobil paylaşım uygulaması girişimci Samira Negm tarafından tasarlandı. Pakistan’daki startup projesi doctHERS ise kırsal kesimde yaşayanların kadın doktorlara ulaşımını sağlayan dijital bir platform. Endonezya’daki Hijup da düşük gelirli ama modayı yakından takip etmek isteyen dindar kadınlar için tasarlanmış en büyük “mütevazı moda” sitelerinden biri. Tüm bu yeni işletmeler bilindik sorunlara yeni ve kadın gözünden bir bakış sundu.

10 – Bu yeni eğilim Müslüman dünyasının ötesine geçiyor.
Çalışan Müslüman kadınların sayısı artıkça bunun etkisi yerel pazarların sınırlarını aşıyor. Bu gezegende her on kişiden biri Müslüman bir kadındır. Toplam sayı 800 milyonu buluyor. Aslında Müslüman dünyada ABD ve AB’de olduğundan daha fazla çalışan kadın bulunuyor. Onların ekonomik serveti, ülkelerinin refahını ve istikrarını, bu da doğal olarak küresel ekonominin durumunu belirleyecektir.

Kaynak: www.weforum.org
Yazar: SAADIA ZAHIDI

Yorum bırakın

Filed under Araştırma - İnceleme, Kadın, Optimist, Optimist Newsletter

Haziran ayına ait Optimist Newsletter yayınlandı!

newsletter-haz-kapak

Optimist Yayın Grubu olarak, uluslararası kaynaklardan derlediğimiz
Optimist Newsletter Haziran ayı yayınlanmıştır.

Görüş ve önerilerinizi bizimle paylaşabilirseniz, daha zengin içerikler oluşturma imkânı bulabiliriz.

Bülteni okumak için lütfen linke tıklayın.

Optimist_Bulten_Haziran2018

Yorum bırakın

Filed under Optimist, Optimist Newsletter

Yönetimde Akılcılık Değil Akıl

1

Avrupa Aydınlanmasından bu yana akıl, insanlığımızın ayırt edici özelliği olarak görülmüştür. Fransız filozoflar bizi hayvanlardan ayıran şeyin soyut düşüncenin gücü olduğunu öne sürmüşlerdi. Bizi geleneğin, dogmatik inancın ve keyfi yönetimin tiranlığından kurtaracak kesinliği ancak akıl vaat edebilirdi.

Akıl ve akılcılık

Ne var ki tek bir aydınlanma olmadı. Fransızlar Descartes’ı kendilerine model alıp onun akılcı yönteminin üstünlüğüne odaklanırken İngiliz ve İskoç Aydınlanması aklın kısıtlarını vurguluyordu. Britanyalılar için insan doğasının özü doğru ve yanlışa ilişkin ahlaki bir anlayıştan ve başkaları için doğal bir empatiden oluşuyordu. Onlar için akıl, akılcılık değil akla uygunluk anlamına geliyordu. Bu farklı perspektifler sosyal sistemlerde değişim konusunda kökten farklı anlayışlara götürdü.

2

Muhafazakâr Edmund Burke ile radikal Thomas Paine arasındaki çatışma ve onların Fransız Devrimi’yle ilgili farklı görüşleri buna bir örnektir. Burke Fransız Devrimi’ni tam anlamıyla bir felaket, topluluk ve geleneğin tahrip olması ve “iktisatçılar ve hesapçılar” çağının başlangıcı gibi görürken, Paine devrime alkış tutuyordu.

Amerikalı politikacılar Aydınlanmanın hangi dalından olduklarını hiçbir zaman tam anlayamadılar. Jefferson ve Hamilton karşıt taraflarda yer almıştı. Ronald Reagan, muhafazakâr görüşlerine rağmen, Paine’in “Dünyayı yeniden kurmak gücümüz dahilindedir” sözünü tekrarlamaktan hoşlanırdı. Bu bölünmeler bugün de devam ediyor. Burke gibi muhafazakârlar ancak yetiştirilip büyütülebilir olan şeyleri entelektüellerin tasarlama ve inşa etmesi düşüncesinden dehşete kapılırken, Paine’in takipçileri dünyayı yenilemeyi amaçlayan ilerici gündemleri izlemeye devam ediyor.

Politikanın tersine Amerikan şirket yönetimi hiçbir zaman pek bir felsefi kuşku içinde olmamıştır. Bu özgüvenin köklerini Amerika’nın şirket yönetiminin ilk öncülerinin de yetiştiği West Point Askeri Akademisinde 19. yüzyılda Fransız düşüncesinin etkin olmasına kadar takip etmek mümkündür. Örneğin West Point’te o tarihte gözde olan Fransız askeri yazarı Antoine-Henri Jomini, Napoleon’un zaferlerini yorumlarken başarının ilkelere indirgenebileceğini ileri sürüyordu. 1950’lerin sonunda işletmecilik okulları yeniden düzenlenirken de Anglo-Amerikan felsefesi sıkı bir analitik yörüngede yol alıyordu.

3

Akademisyenler yönetimi iktisat kalıbında dökülmüş bir bilim haline getirmek sevdasındaydı. Bilimsel akılcılık tek hakiki bilgi, bilimsel yöntem de tek geçerli araştırma biçimi olarak kabul ediliyordu. Böylece şirket yönetimi teorinin uygulanmasından ibaret teknik bir pratik haline geliyordu. Örgütsel değişim yukarıdan aşağı, dışarıdan içeri akılcı bir süreç olarak görülüyordu. Bu perspektif 1990’ların mühendislik/yeniden düzenleme (reengineering) çılgınlığı sırasında tepe noktasına ulaştı. Bugün bile, “akılcı” sözü bir iltifat olarak algılanıyor ve bilimsel akılcılıktan sapmalar “hata” veya “önyargı” olarak niteleniyor.

Evrim bizden daha akıllıdır

Eğer bilimsel akılcılık dünyaya yaklaşmanın bu kadar üstün bir yolu olsaydı biz de bu anlamda akılcı olacak bir şekilde evrim geçirmez miydik? Hugo Mercier ve Dan Sperber gibi bilişsel bilimciler aklın bireylerin daha iyi kararlar almasını sağlamak için ortaya çıkmış olmadığını savunuyorlar. Onlara göre akıl, bireylerin büyük ölçüde bilinçdışı süreçlerle almış oldukları kararları akılcılaştırmalarını mümkün kılmak için gelişmiştir. Bireysel düzeyde bu, “doğrulama önyargısı” olarak bilinen şeyi ortaya çıkarırken, grup düzeyinde uyarlanma getirir. Tutkulu bireylerin farklı eylem hatları üzerine kanıta dayalı fikirler ileri sürmesi grupların daha iyi kararlar almasını sağlar. Bireyler için akılcı olan bir şey toplum için akıldışı olabilir ve bunun tersi de doğrudur. Evrimsel var kalmanın birimi de birey değil topluluktur.

4

Akla dönüş

“İktisatçılar ve hesapçılar” çağı yönetim alanında onlarca yıldır hüküm sürüyor ve şimdi büyük veri ile yapay zekânın yükselişi bu egemenliği daha da genişletmeyi vaat ediyor. Ama eğer makine algoritmaları bizden daha iyi bilimciler olabiliyorsa, o zaman egemen Kartezyen akılcı felsefe için bir sorun var demektir. Buna karşılık yönetime insan boyutunu yeniden getirmek için dar bilimsel akılcılıktan uzaklaşıp daha geniş bir akıl anlayışına geçmeliyiz.

Bunun için, hem varoluşsal hem de enstrümantal sorulara yanıt bulma ihtiyacımızı kabul eden pragmatik bir felsefeye ihtiyaç var.

Kimlik: Biz kimiz ve niçin önemliyiz?
Yarar: Ne istiyorum/istiyoruz ve buna nasıl ulaşırım/ulaşırız?

Varoluşsal ve enstrümantal şeklindeki ikili yaklaşım örgütsel değişim anlayışımız açısından önemlidir. Değişim konusunda mühendislik (yarar) ve ekoloji (kimlik) yaklaşımları arasında ayrım yapmamızı mümkün kılar. Kuşkusuz ikisine de ihtiyacımız var ama mevcut durumda mühendislik yaklaşımı ekolojiyi neredeyse tamamen dışlayacak şekilde egemen durumda. Yönetimin karmaşık (complex) değil de karışık (complicated) problemlerle uğraştığı iddiasıyla
bu haklı gösterilmektedir. Karışık, çetrefilli problemler mühendislik yaklaşımıyla, teknik yaklaşımlarla giderilebilirken, karmaşık problemler ekolojik bir yaklaşım, uyarlanma yaklaşımı gerektirir.

Makineler bizi oraya götüremez, enformasyonu işleyebilirler ama anlam oluşturamazlar.

Bu kolay olmayacak. Bunun için sanatları ve beşeri bilimleri araştırmanın analitik bilim kadar geçerli analog biçimleri olarak görebilmeliyiz. Bakış açısını değiştirmek gibi basit bir şey değildir bu. Sanatların ve sosyal hareketlerin kimliklerimizi, varoluş tarzlarımızı biçimlendirmedeki gücünü kavramak için zorlu sarmalayıcı (hayat olarak da adlandırılan) deneyimlere ihtiyaç vardır. Evrimin dehası da burada yatar; kendisini sonsuza kadar yenilemek için sadece tek bir nesle dayanmaz.

Farklı genetik ve kültürel arka planlara, farklı deneyimlere sahip yeni nesillere dayanarak daha öncekiler üzerinde Burke tarzında inşa etmeye devam eder. Yoksa, kulağa pek hoş gelmese de, eşeysiz yeniden üremeye geçer ve sonsuza kadar klonlar olarak yaşardık.

Yazar: DAVID K. HURST
Kaynak: 21 Mart 2018, Global Peter Drucker Forumu Blogu

Yorum bırakın

Filed under Optimist, Optimist Newsletter, Yönetim - Liderlik

Facebook Skandalı, Dijital Dünyayı Masaya Yatırdı

blog-yazi1

Gündeme bomba gibi düşen Facebook skandalı, akademik çevrelerde zaten uzun süredir tartışılan dijital devrim, sosyal medyanın gidişatı ve “Büyük Veri”nin (Big Data) tehlikeleri mevzusunu insanların günlük konuşmalarına sokacak bir etki yarattı. 2016’daki ABD başkanlık seçimleri ve İngiltere’de Avrupa Birliği’nden ayrılma yani Brexit’i etkilediği düşünülen skandalın ana kahramanı Cambridge Analytica isimli bir İngiliz şirketi…

Londra merkezli bu büyük veri analizi şirketinin 41 yaşındaki CEO’su Alexander James Ashburner Nix, ismini ilk Brexit’te duyurdu.

Cambridge Analytica, 50 milyon kişiye ulaştı

Şirket, 2014’te yani ABD’deki seçimlerden iki yıl önce Amerikalı Facebook kullanıcılarını hedef alan “thisisyourdigitallife” isimli bir uygulama geliştirdi. Bu anket uygulamasını yükleyenler birkaç dolar kazanıyordu. Böylece 270 bin kişi “thisisyourdigitallife” uygulamasını indirdi.

Facebook uygulamayı yükleyenlerin profil bilgilerini Cambridge Analytica’yla paylaştı. Ama bu buzdağının sadece görünen yüzüydü çünkü profil bilgileri paylaşılanlar sadece bu uygulamayı yükleyenler değil, listelerindeki tüm arkadaşlarıydı. Böylece şirket 50 milyon kullanıcının bilgisine erişmiş oldu. Arkadaşınız bir uygulama indirdi diye sizin bilgilerinizin de Facebook eliyle bir şirkete verildiğini düşünün.

İşte Cambirdge Analytica, elde ettiği bu Facebook verilerini başka kaynaklardan bulduğu bilgilerle birlikte analiz ederek Trump’ın kampanyasında kullandı. Bu veriler doğrultusunda seçmenlerin nasıl bir etnik kökene, cinsel yönelime, siyasi duruşa ve kişiliğe sahip olduğunu yüzde 90’a varan doğruluk payıyla belirleyip gruba hatta bireye özel propaganda içerikleri üreterek onları manipüle etti. Örneğin muhafazakâr, yoksul ve beyaz bir gruba, sürekli zengin siyahilerle ya da kürtaj hakkıyla ilgili içerikler sunarak onları provoke edip görüşlerini pekiştirdi.

blog-yazi3

Diyelim ki asla Trump’ı desteklemediği anlaşılan, demokrat, gey ve oy kullanmama ihtimali olan birine, sadece onun göreceği, demokrasi inancını zedeleyecek içerikler ya da reklamlar sunarak sandığa gitmesini önlemeye çalıştı. Hedef kişiye özel hazırlanan ve kişiselleştirilmiş içerikler sundu.
Şirketin CEO’su Nix, Concordia Summit’deki röportajında sadece büyük grupları değil mahalleleri, apartmanları hatta tek tek bireyleri hedefleyebildiklerini, bir kişinin gördüğü içeriğin komşusu tarafından görülmediğini, ona özel ayrı bir içerik ya da reklam üretildiğini ve bu şekilde seçmenlerin manipüle edilebildiğini anlattı.

Zuckerberg “hata yaptık” dedi

Tüm bu skandal ayrıntılarıyla New York Times ve Observer of London tarafından ortaya çıkarıldığında Facebook hemen bir açıklama yaparak 2017 yılında Cambridge Analytica’yla ilişkisini kestiğini ve ayrıca tüm bunların veri gizliliğinin ihlali anlamına gelmediğini duyurdu.
blog-yazi5Başkan Yardımcısı ve Genel Müdür Vekili Paul Grewal, kullanıcıların verileri bilerek paylaştığını, bilgi hırsızlığının söz konusu olmadığını, anketlere katılırken bilgilerin paylaşılmasına onay verildiğini söyledi.

Buna rağmen Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg, Cambridge Analytica’nın Facebook’la arasındaki güveni suiistimal ettiğini, bunun aynı zamanda verileri paylaşan kullanıcıların Facebook’a güveninin de suiistimal edilmesi anlamına geldiğini söyleyerek “hata yaptık” dedi. Ama tüm bunlar Facebook’un piyasa değerinin 70 milyon dolar azalmasını engellemediği gibi şirket ABD’de tüketici haklarını korumakla görevli Federal Ticaret Komisyonunun başlattığı soruşturma sonucunda belki de trilyonlarca dolar para cezasıyla karşı karşıya kalacak.

Teknolojinin siyaset ve toplum üzerine etkileri konusunda çalışmalar yapan sosyal bilimci ve yazar Zeynep Tüfekçi, New York Times’taki yazısında, “Grewal haklı çünkü bu teknik anlamda bir ihlal değil. Aslında daha da sıkıntı verici bir şey… Bu, insanların yalnızca sosyal etkileşim için dahil oldukları ama devasa bir gözetime maruz kaldıkları Facebook’un iş modelinin tamamen doğal bir sonucu…
Facebook bizim profilimizi çıkararak para kazanıyor ve daha sonra bunu reklam verenlere, siyasi aktörlere ve başkalarına satıyor. Bunlar, Facebook’un memnun etmek için çok çalıştığı gerçek müşterileri…” diyor.

Dijital devrim kendi evlatlarını mı yiyecek?

Sorunun Cambridge Analytica’nın yaptığının ötesine geçtiğine dikkat çeken Tüfekçi, çok önemli sorular soruyor: “Facebook, başka hangi uygulamalara verileri kullanma izni verdi? Bir gün veri gizliliğine önem veren, bu nedenle veri saklama ve kullanımına kısıtlamalar getireceği yönünde çağrıda bulunan bir seçim kampanyasını veya siyasetçiyi desteklememe kararı alırsa ne olacak? Ya bu verileri sadece bir siyasi kampanyayla paylaşır ve ötekiyle paylaşmazsa ya da kendi çıkarlarıyla uyumlu olan adaylara daha iyi reklam tıklanma oranları verirse ne olacak?”

blog-yazi2

İnternetin harika bir özgürlük alanından sürekli bir gözetimin sürdüğü Foucault’nun hapishanesine dönüşmesini engelleyecek olan, bu sorulara verilecek doğru cevaplarda yatıyor.

Bu skandalla Facebook ön plana çıkmış olsa da, Google gibi arama motorları, Youtube gibi video paylaşım platformları, Twitter gibi onlarca sosyal medya uygulaması, büyük verinin kullanımı bakımından bıçak sırtı bir yerde duruyor.
Net Delusion: The Dark Side of Internet Freedom kitabının da yazarı olan araştırmacı gazeteci Evgeny Morozov; internetin sadece özgürleştirdiğine inanan ama risklerini görmeyenleri “siber ütopyacı” olarak nitelendiriyor.

İnternetin karanlık yönünü kavrayan, şirketlerin yarattığı siber takip ve taciz teknolojisini gören ve bunların otoriter rejimlere satılmasını eleştirenleriyse “siber gerçekçi” diye tanımlıyor. Cambridge Analytica skandalının, diğer tüm etkisi bir yana, siber ütopyacıların gözünün açılmasına ve siber gerçekçilerin sayısının artmasına yol açacağı kesin.

Ben Map, Google Map

Facebook skandalından sonra verilerimizin ne için ve hangi amaçlarla kullanıldığı kafamızı iyice kurcalar oldu. Dijital dünyada bugüne kadar öyle çok da dikkat etmediğimiz başka neler oluyor? Bu çağın ajanlarının James Bond kadar karizmatik ve yakışıklı olmasalar da işlerini en az onun kadar iyi yaptıkları ortada.
blog-yazi4İster çevrimiçi olsun ister çevrimdışı, dijital ortamda her hareketimiz bir iz bırakıyor ve kullandığımız platformlar tarafından bunlar kayıt altına alınıyor.
Google’a bakalım… Dünyanın en yaygın arama motoru Google’ın kullanıcıları hakkında bilgi topladığı bir sır değil. Verilerin reklam amaçlı kullanımı, hepimizin karşılaştığı ve artık kanıksadığımız bir hal ama mesela Google Map’in gittiğiniz her yerin gün gün, dakika dakika kaydını tuttuğunu biliyor musunuz?
İşletim sistemi Android olan bir cihaz (akıllı telefon, tablet ya da bilgisayar) kullanıyorsanız, bilin ki James Bond Google sizi takipte… “Zaman Çizelgesi” fonksiyonuyla ziyaret ettiğiniz her yerin listesini tutuyor.

Gün içinde hangi yollardan geçerek, nereleri ziyaret ettiniz? Siz unutsanız da Google Map unutmaz. Eğer www.google.com/maps/timeline?pb sayfasına girerseniz geçen yıl, bugün nerelere gittiniz görebilirsiniz. Korkmayın, yine bu sayfadan tüm geçmişinizi ya da istediğiniz bir zaman aralığını silmeniz mümkün. Verilerin tutulmasını engellemek için konum geçmişinizi tamamen kapatabilme seçeneğiniz var. Bunun için sayfada yer alan “Konum Geçmişini Duraklat” sekmesini tıklayabilirsiniz.

Yazan: Çiğdem Zeynep Aydın

Yorum bırakın

Filed under Dijital Çağ, Optimist, Optimist Newsletter

Kusura Bakma Washington, Dünyanın Artık Sana İhtiyacı Yok!

111

Ulusal Ekonomi Konseyi Başkanı Gary Cohn’ın ardından Rex Tillerson’ın da aniden Dışişleri Bakanlığından istifa etmesiyle Beyaz Saray’daki dünyanın geri kalan kısmının güvenebileceği son iki pragmatist de ayrılmış oldu. Bu iki istifayla Amerika’nın güvenilirliği bir darbe daha aldı.

Aynı şekilde, küresel istikrarı yeniden sağlayabilecek tek gücün Amerikan yönetimi olduğu ve Amerikan liderliği sendelerse tüm dünyanın da sendeleyeceği şeklindeki Washington’da derinden beslenen inanç da sarsıldı.

Peki, ya bunun tam tersi doğruysa… Ya dünya tek kutupluluktan çok kutupluluğa dönüşme kapasitesine sahipse, yeni jeopolitik döneme kılavuzluk edecek yeni bir yapı yeni kurumlar tarafından giderek çatılabilecekse. Kuşkusuz bu görüş Washington’da çoğu kişiye ilkel, hatta acayip gelecektir. Ama daha fazlasını duymalılar.

Bu sav hakikate, onların kabul etmeye yanaşabileceğinden çok daha yakın. Birkaç olgu: Geçen hafta Transpasifik Partnerlik Ticaret (TPP) Anlaşmasının; ABD hariç; tüm üyeleri anlaşmayı tamamlamak üzere Şili’de bir araya geldiler.

Amerika’nın bir zamanlar ihracatı artırmak ve ekonomileri liberalleştirmek için bir araç olarak desteklediği ticaret bölgesi şimdi artık ABD’nin desteği olmadan ihracatı artıracak ve ekonomileri liberalleştirecek.

Üstelik TPP şu anda gerçekleşmekte olan en önemli ticaret anlaşması da değil. Hindistan; Japonya ve Avustralya üçgenindeki tüm ülkeleri kapsayan Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Partnerlik bugün dünyadaki ekonomik bölgeler içinde en büyük küresel gayrisafi yurt içi hasılaya sahip bölge. Bunun itici kuvveti de Asyalılar.

Üç kutuplu dünya

Jeopolitik çarklar yavaş döner ama döner. Amerika Avrupa’nın bir kolonisi olarak başladı, sonra onun hamisi oldu, şimdi ise Avrupa’nın bir eşiti konumunda. Avrupa geçmişte Asya’ya hükmederdi ama şimdi onun partneri haline geldi. Amerika da onlarca yıl Asya’nın düzenini biçimlendirdi ama şimdi Asya kendi düzenini kuruyor. Savaş sonrası dönemde Amerika tarafından güdülen her iki bölge de (Avrupa ve Asya) şimdi onunla eşit konumda. Dünya böyle oldu.

112

Hiçbir kıtanın diğerlerine tam olarak bir şey dayatamadığı üç kutuplu bir dünyada yaşıyoruz ve bunlar arasında yeni saflaşmalar ortaya çıkabilir. Örnek olarak dünya tarihinin en hızlı büyüyen çok taraflı kuruluşu olan Asya Altyapı Yatırım Bankasını alın. 2014’te kuruldu, şimdiden 80 üyesi var ve bunların çoğu dünyanın en büyük kara parçası olan Avrasya’da yer alıyor.

Avrupa ülkeleri Çin’in sponsorluğundaki bu yeni kuruma ABD’nin itirazına rağmen coşkuyla katıldı. Bu da Avrasya İpek Yolu’nun yapımını hızlandırdı. Bu yol üzerindeki yıllık ticaret hacmi daha şimdiden yaklaşık 2 trilyon dolara ulaştı, oysa Trans-Atlantik’te yıllık ticaret hacmi 1,1 trilyon dolar.

ABD, küresel GSYİH büyümesine, dolayısıyla kendi ticari çıkarlarına ivme kazandıracak bir inisiyatifi engellemek isteyebilir mi? İstememesi gerekir elbette, ancak Washington’ın tehdit-enflasyon sarmalı böyle çalışmıyor. Daha da önemlisi, kimse Washington’un ne düşündüğüne artık aldırmıyor. O nedenle Başkan Trump’ın Asya Altyapı Yatırım Bankası’na ABD’nin de katılmasını dikkate alabileceği söylentilerinin de pek bir etkisi olmuyor.

Bu söylenenler Yeni İpek Yolu’nda hiç tümsek olmayacağı anlamına gelmiyor. Ancak Asya’ya Amerika merkezli bir bakışın bölgenin geleceğini öngörmede hiçbir geçerliliği yoktur. Asya’da gerçek hikâye Amerika’ya karşı Çin değil, alışılmış ittifak anlaşmaları olmadan oluşmakta olan dengelerdir. Japonya Vietnam’a savaş gemi ve uçakları kiralıyor ve Endonezya’nın deniz devriyelerini destekliyor. Hindistan da Vietnam ve Endonezya ile askeri işbirliği başlattı. Son ikisi Filipinler’le birlikte Rusya’dan giderek daha çok donanım satın alıyor.

ABD Rusya’yı Çin’in müttefiki gibi göstermeye çalışsa da Rusya aslında Güney Asya’daki ülkelere kendilerini Çin’in aşırı hak ihlallerine karşı korumaları için yardımcı oluyor.

113Washington’daki gerçeklikten kopuk yorumcular Asya’yı birbiri ardına Çin’in kucağına düşen domino taşları gibi resmetse de Asya aslında çok daha dinamik bir sahne oluşturuyor.

Bölgenin gelecekteki yapısının tek kutuplu bir hegemonyayı yansıtması olası görünmüyor.

Asya akıllı bir şekilde kendine Çin’e boyun eğecek değil uyum sağlayacak bir düzen inşa etmekte. Binlerce yıllık tarih bunun şeylerin doğal düzeni olduğunu gösteriyor. Washington’dan işaret beklemeye burada ihtiyaç yok.

Yapısal değişimler

Trump ile Kim Jong Un ne zaman buluşursa buluşsun ve aralarında nasıl bir görüşme olursa olsun bu trend güçlenmeye devam edecektir. Kaldı ki daha düne kadar Çin ile Güney Kore doğrudan diyaloğu savunurken ABD buna direniyordu.

Kuzey Kore konusunda Trump kendisinin sürücü koltuğunda oturuyor olduğunu sanabilir ama bir süredir navigasyonu sağlayanlar Asyalılar. Ve eğer Kuzey ve Güney Kore’nin barışçı yeniden birleşmesi yönünde bir gelişme sağlanacak olursa Amerika’nın Güney Kore’de büyük askeri birlikler bulundurması ve Yüksek İrtifa Savunma füze sistemi konuşlandırmasının gerekçeleri önemli ölçüde zayıflayacaktır. Bu anlamda Amerika’nın yapabileceği en bilgece şey kendisini Asya için daha az geçerli hale getirmektir.

Amerikan başkanının–kim olursa olsun–Amerika’nın küresel itibarını ve liderliğini yeniden tesis edeceği şeklindeki naif görüşe karşı dikkatli olmalıyız. Jeopolitik böyle işlemez. Şu anda Amerika’nın çevresinden dolanan bağlantılar kuruluyor, ilişkiler geliştiriliyor, anlaşmalar bağlanıyor ve bunların katılımcılarının yönlerini değiştirmesi için herhangi bir neden yok.

Asya, Ortadoğu ve Afrika’ya sermaye akışları daha da genişleyecek. Afro-Avrasya alanındaki birçok ülke Amerikan hazine bonosu alımlarını, ya Asya’yla ticaretleri artarken ABD ile azaldığı ya da meta fiyatları düştüğü ve bütçelerini dengelemek için sermaye çekmeye ihtiyaç duydukları için, azaltmış bulunuyor.

Bunlar, Amerika politik çevrimlerinin üzerlerinde Amerikan medyasının inanmamızı istediğinden çok daha az etkisi olduğu yapısal değişimler. Belki de bir sonraki ABD başkanının dünyayı kurtarmaya çalışmak yerine Amerika’yı kurtarmaya odaklanması gerekecek.

Kaynak: Politico Magazine/Prag Hanna

Yorum bırakın

Filed under Optimist, Optimist Newsletter, Politika