Category Archives: Optimist

Haziran ayına ait Optimist Newsletter yayınlandı!

newsletter-haz-kapak

Optimist Yayın Grubu olarak, uluslararası kaynaklardan derlediğimiz
Optimist Newsletter Haziran ayı yayınlanmıştır.

Görüş ve önerilerinizi bizimle paylaşabilirseniz, daha zengin içerikler oluşturma imkânı bulabiliriz.

Bülteni okumak için lütfen linke tıklayın.

Optimist_Bulten_Haziran2018

Reklamlar

Yorum bırakın

Filed under Optimist, Optimist Newsletter

Toplumsal Sorumluluk Sahibi İş Anlayışı

1image
Bir toplumu değiştirecek kadar büyük bir etki yaratmak için ne yapmak gerekir? Hiç kimsenin tek başına beceremeyeceği kadar büyük? Mevcut anlayışı değiştirecek kadar kökten? Söyleyelim: Bir toplumsal hareket. Ve bu toplumsal hareket sivil toplum örgütleriyle öğrencilerin tekelinde değil. İş dünyası da, tanık olduğumuz gibi, bu tür toplumsal hareketler başlatabilir.

Topluma katkı odaklı anlayış şirketler arasında giderek güç kazanıyor. Yani sadece hissedarlara değil, çalışanlara ve hedef odaklı inovasyondan yararlananlara da katkı sağlamak. Diğer tüm toplumsal hareketler gibi, bu da birçok insanın yaktığı küçük ateşlerle başladı. Çevrenize baktığınızda
bunların örneklerini görebilirsiniz.

2image

Bağımsız CEO’lar ve yönetim kurulları harekete geçmeye karar veriyor. Örneğin Unilever’den Paul Polman’ın, devralma girişiminden sonra başlattığı uzun vadeli, sürdürülebilir felsefe olan azimli savunmaya bakabilirsiniz. Ya da Jean-Dominique Senard’ın Michelin’de çalışanların katılımını sağlama ve söz hakkını artırma amacıyla üretim sürecinde gerçekleştirdiği büyük etki yaratan değişime.
Çin’de Zhang Ruimin’in Haier’de ortaya çıkardığı benzersiz girişimci hücrelerine de bakabilirsiniz. Fransa’da ise Vici Group’un Xavier Huillard yönetiminde, bağlı 3000 şirkette girişimci yaratıcılığı güçlendirmek amacıyla hayata geçirdiği, radikal düzeyde ademi-merkeziyetçi modelin başarısına. Tupperware Brands’dan Rick Goings’in gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomilerdeki kadınların ekonomik bağımsızlığı konusundaki kararlılığı da buna bir örnek.

Ağlar ve topluluklar kapitalizmin yeni normlarını ve formlarını yayıyor. Kapsayıcı Kapitalizm Koalisyonu’ndan (Coalition for Inclusive Capitalism) Bilinçli Kapitalizm (Conscious Capitalism) örgütlerine dek, çeşitli gruplar, Bilinçli Kapitalizm örgütünün sözleriyle, “Şirketleri, ticaret yoluyla insanlığın ilerlemesine katkıda bulunma konusunda esinliyor, eğitiyor ve destekliyor”.

B-corps ve Cooperative gibi kimileri, şirketlere yönelik yeni yönetişim kuralları geliştiriyor. Hindistan’ın kırsal kesimlerindeki çocuklara titiz inovasyoncular gibi düşünmeyi öğretme misyonuyla hareket eden TCL Technologies’in eski CEO’su Vineet Nayar’ın önderliğindeki Sapmark Vakfı gibi toplumsal girişimler tarafından hayata geçirilen cesur, inovatif yönetim anlayışı da özellikle dikkat çekiyor.

Yönetim uzmanları, çağımızın en büyük sorunlarını insani bir çerçeveye oturtuyor. Küresel ekonominin gündemindeki yapay zekâ ve diğer dijital teknolojilere dair konuşulan konulardaki değişime dikkat edin. Bu güçlü araçların insanı marjinalleştirmek yerine insanların yaratıcılığını kullanmasını sağlaması gerektiğini söyleyenler artıyor. Akıllı makineler yanıtları daha kolay bulmamıza yardımcı olabilir ancak cevap bulunması gereken soruları belirleyemez. Bu teknolojileri, insanların gerçek potansiyelini (yeryüzündeki en az kullanılan kaynağı) ortaya çıkarabilmesi, iş dünyasına amaç, anlam ve değer katması amacıyla kullanmalıyız.

Bütün bu kıvılcımlar ısı ve ışık üretiyor. Ancak bu çok sayıda küçük alev, tek ve büyük bir ateşe nasıl dönüştürülebilir? Kilit noktalardan biri, bu alevi tutuşturanların, büyük bir hareketin parçası olduklarının; kendi değerleri doğrultusunda bağımsız hareket etmediklerini, bir arada beklentileri ve değerleri değiştirmeye çalıştıklarını fark etmeleridir. Bunun gerçekleşebilmesi için, insanların bir kenara çekilirlerse, harekete geçmezlerse tehlikeyle karşı karşıya kalacaklarını anlaması, harekete katılmak için heyecan duyması gerekir.

Güçlü sesler

Larry Fink’in, sahip olduğu yatırım şirketi BlackRock’ın 30’uncu kuruluş yıldönümünde yayınladığı “CEO’lara Açık Mektup”un bu kadar ses getirmesinin nedenlerinden biri de budur. Fink, mektubunda, militan yatırımcıların, kısa vadeli, kârı artırmaya yönelik, uzun vadeli sürdürülebilirliği dikkate almayan taktiklerinin yarattığı tehlikeye dikkat çekiyor. İkna edici uzun vadeli stratejileri (bir “hedefi” olan gelecek vizyonları) geliştirmeyen yönetim ekiplerinin bu suça ortak olduğunu söyler. “Hedef” ten kastı, toplumsal hedeftir. “Halkın şirketinizden büyük beklentileri var” der. “Toplum, hem özel şirketlerin hem de kamu kurumlarının toplumsal hedeflere hizmet etmesini bekliyor. Şirketin, uzun vadede büyüyebilmesi için sadece finansal performansı değil, topluma pozitif katkı yapmayı da dikkate alması gerekir. Şirketlerin,
aralarında hissedarlar, çalışanlar, müşteriler ve faaliyet gösterdikleri toplumun da bulunduğu tüm paydaşlara yarar sağlaması gerekir.”

Elbette şirketlerin “faaliyete hak kazanması gerektiği”, sadece hissedarlara değil, tüm paydaşlara hizmet etmesi gerektiği fikri yeni değildir. Ancak, Judy Samuelsen’in de dediği gibi, “Dünyanın en büyük yatırım şirketi BlackRock’ın patronu şirketlerin sadece kârı değil, topluma katkıda bulunmayı da düşünmesi gerektiğini söylediğinde, bunun etkisi büyük olur.” Böyle güçlü sesler, konuya yönelik ilginin artmasına, mevcut ateşlerin körüklenmesine yol açar.

Ateş nasıl büyür?

İşletme eğitimi verenler ve araştırmacılar da devreye girerek bu ateşi büyütebilir. Son dönemde, yeni yöntemler ve bakış açıları getiren akademik çevrelerin dışından isimler, resmi işletme eğitimini gölgede bıraktı. Yönetim uygulamalarındaki son dönemde gerçekleşen inovasyonlar bu aykırı isimlerden geliyor; çevik hareket, tasarım düşüncesi, yalın girişim, bütçe ötesi gibi
yaklaşımlar bu yeni topluluklar ve gruplar tarafından geliştiriyor.

Ancak Harvard’dan Clayton Christensen’in de belirttiği gibi, yönetim uzmanları ortak bir dil ve temel teoriler geliştirebilmiş değil. Araştırmacıların geliştirebilecekleri ve ilerletebilecekleri sağlam bir temele ihtiyaç var. Bu yaklaşım, üniversitelere ve sosyal bir bilim olarak işletme eğitimine (Peter Drucker’in dile getirdiği anlayışa) önemli katkılarda bulunacaktır. İşletme eğitiminin temel meselesi, Drucker’ın ilk kitabını yazdığı günden beri pek değişmedi: Kurumlarda, girişimci, yaratıcı ve topluma katkı sağlayan, insan odaklı anlayışı yitirmeden, kolektif performans yakalamaya yönelik sistematik
bir yaklaşım geliştirmek. Son dönemlerde bu iki uç arasındaki denge, teknokratlar ve finans odaklı taraf lehine bozulmuş durumda.

Bir toplumsal hareketin insani bir anlayışa sahip farklı bir kapitalizme ulaşması mümkün mü? Kimsenin elinde bir gecede kurumları ve toplumu değiştirecek sihirli bir değnek yok. Ancak hep birlikte ve zamanla bunu başarabiliriz. Ünlü yönetim uzmanı ve öykücü Charles Handy, geçen sonbaharda, Viyana’da düzenlenen 2017 Küresel Peter Drucker Forumu’nun kapanış konuşmasında bunu güzel bir şekilde ortaya koymuştu: “Karanlığa bir mum da siz yakın” demişti, “bu ışık yayılana ve dünyayı aydınlatana dek.”

Kaynak: 16 Mart 2018, HBR
Yazar: Richard Straub

Yorum bırakın

Filed under Optimist

Yönetimde Akılcılık Değil Akıl

1

Avrupa Aydınlanmasından bu yana akıl, insanlığımızın ayırt edici özelliği olarak görülmüştür. Fransız filozoflar bizi hayvanlardan ayıran şeyin soyut düşüncenin gücü olduğunu öne sürmüşlerdi. Bizi geleneğin, dogmatik inancın ve keyfi yönetimin tiranlığından kurtaracak kesinliği ancak akıl vaat edebilirdi.

Akıl ve akılcılık

Ne var ki tek bir aydınlanma olmadı. Fransızlar Descartes’ı kendilerine model alıp onun akılcı yönteminin üstünlüğüne odaklanırken İngiliz ve İskoç Aydınlanması aklın kısıtlarını vurguluyordu. Britanyalılar için insan doğasının özü doğru ve yanlışa ilişkin ahlaki bir anlayıştan ve başkaları için doğal bir empatiden oluşuyordu. Onlar için akıl, akılcılık değil akla uygunluk anlamına geliyordu. Bu farklı perspektifler sosyal sistemlerde değişim konusunda kökten farklı anlayışlara götürdü.

2

Muhafazakâr Edmund Burke ile radikal Thomas Paine arasındaki çatışma ve onların Fransız Devrimi’yle ilgili farklı görüşleri buna bir örnektir. Burke Fransız Devrimi’ni tam anlamıyla bir felaket, topluluk ve geleneğin tahrip olması ve “iktisatçılar ve hesapçılar” çağının başlangıcı gibi görürken, Paine devrime alkış tutuyordu.

Amerikalı politikacılar Aydınlanmanın hangi dalından olduklarını hiçbir zaman tam anlayamadılar. Jefferson ve Hamilton karşıt taraflarda yer almıştı. Ronald Reagan, muhafazakâr görüşlerine rağmen, Paine’in “Dünyayı yeniden kurmak gücümüz dahilindedir” sözünü tekrarlamaktan hoşlanırdı. Bu bölünmeler bugün de devam ediyor. Burke gibi muhafazakârlar ancak yetiştirilip büyütülebilir olan şeyleri entelektüellerin tasarlama ve inşa etmesi düşüncesinden dehşete kapılırken, Paine’in takipçileri dünyayı yenilemeyi amaçlayan ilerici gündemleri izlemeye devam ediyor.

Politikanın tersine Amerikan şirket yönetimi hiçbir zaman pek bir felsefi kuşku içinde olmamıştır. Bu özgüvenin köklerini Amerika’nın şirket yönetiminin ilk öncülerinin de yetiştiği West Point Askeri Akademisinde 19. yüzyılda Fransız düşüncesinin etkin olmasına kadar takip etmek mümkündür. Örneğin West Point’te o tarihte gözde olan Fransız askeri yazarı Antoine-Henri Jomini, Napoleon’un zaferlerini yorumlarken başarının ilkelere indirgenebileceğini ileri sürüyordu. 1950’lerin sonunda işletmecilik okulları yeniden düzenlenirken de Anglo-Amerikan felsefesi sıkı bir analitik yörüngede yol alıyordu.

3

Akademisyenler yönetimi iktisat kalıbında dökülmüş bir bilim haline getirmek sevdasındaydı. Bilimsel akılcılık tek hakiki bilgi, bilimsel yöntem de tek geçerli araştırma biçimi olarak kabul ediliyordu. Böylece şirket yönetimi teorinin uygulanmasından ibaret teknik bir pratik haline geliyordu. Örgütsel değişim yukarıdan aşağı, dışarıdan içeri akılcı bir süreç olarak görülüyordu. Bu perspektif 1990’ların mühendislik/yeniden düzenleme (reengineering) çılgınlığı sırasında tepe noktasına ulaştı. Bugün bile, “akılcı” sözü bir iltifat olarak algılanıyor ve bilimsel akılcılıktan sapmalar “hata” veya “önyargı” olarak niteleniyor.

Evrim bizden daha akıllıdır

Eğer bilimsel akılcılık dünyaya yaklaşmanın bu kadar üstün bir yolu olsaydı biz de bu anlamda akılcı olacak bir şekilde evrim geçirmez miydik? Hugo Mercier ve Dan Sperber gibi bilişsel bilimciler aklın bireylerin daha iyi kararlar almasını sağlamak için ortaya çıkmış olmadığını savunuyorlar. Onlara göre akıl, bireylerin büyük ölçüde bilinçdışı süreçlerle almış oldukları kararları akılcılaştırmalarını mümkün kılmak için gelişmiştir. Bireysel düzeyde bu, “doğrulama önyargısı” olarak bilinen şeyi ortaya çıkarırken, grup düzeyinde uyarlanma getirir. Tutkulu bireylerin farklı eylem hatları üzerine kanıta dayalı fikirler ileri sürmesi grupların daha iyi kararlar almasını sağlar. Bireyler için akılcı olan bir şey toplum için akıldışı olabilir ve bunun tersi de doğrudur. Evrimsel var kalmanın birimi de birey değil topluluktur.

4

Akla dönüş

“İktisatçılar ve hesapçılar” çağı yönetim alanında onlarca yıldır hüküm sürüyor ve şimdi büyük veri ile yapay zekânın yükselişi bu egemenliği daha da genişletmeyi vaat ediyor. Ama eğer makine algoritmaları bizden daha iyi bilimciler olabiliyorsa, o zaman egemen Kartezyen akılcı felsefe için bir sorun var demektir. Buna karşılık yönetime insan boyutunu yeniden getirmek için dar bilimsel akılcılıktan uzaklaşıp daha geniş bir akıl anlayışına geçmeliyiz.

Bunun için, hem varoluşsal hem de enstrümantal sorulara yanıt bulma ihtiyacımızı kabul eden pragmatik bir felsefeye ihtiyaç var.

Kimlik: Biz kimiz ve niçin önemliyiz?
Yarar: Ne istiyorum/istiyoruz ve buna nasıl ulaşırım/ulaşırız?

Varoluşsal ve enstrümantal şeklindeki ikili yaklaşım örgütsel değişim anlayışımız açısından önemlidir. Değişim konusunda mühendislik (yarar) ve ekoloji (kimlik) yaklaşımları arasında ayrım yapmamızı mümkün kılar. Kuşkusuz ikisine de ihtiyacımız var ama mevcut durumda mühendislik yaklaşımı ekolojiyi neredeyse tamamen dışlayacak şekilde egemen durumda. Yönetimin karmaşık (complex) değil de karışık (complicated) problemlerle uğraştığı iddiasıyla
bu haklı gösterilmektedir. Karışık, çetrefilli problemler mühendislik yaklaşımıyla, teknik yaklaşımlarla giderilebilirken, karmaşık problemler ekolojik bir yaklaşım, uyarlanma yaklaşımı gerektirir.

Makineler bizi oraya götüremez, enformasyonu işleyebilirler ama anlam oluşturamazlar.

Bu kolay olmayacak. Bunun için sanatları ve beşeri bilimleri araştırmanın analitik bilim kadar geçerli analog biçimleri olarak görebilmeliyiz. Bakış açısını değiştirmek gibi basit bir şey değildir bu. Sanatların ve sosyal hareketlerin kimliklerimizi, varoluş tarzlarımızı biçimlendirmedeki gücünü kavramak için zorlu sarmalayıcı (hayat olarak da adlandırılan) deneyimlere ihtiyaç vardır. Evrimin dehası da burada yatar; kendisini sonsuza kadar yenilemek için sadece tek bir nesle dayanmaz.

Farklı genetik ve kültürel arka planlara, farklı deneyimlere sahip yeni nesillere dayanarak daha öncekiler üzerinde Burke tarzında inşa etmeye devam eder. Yoksa, kulağa pek hoş gelmese de, eşeysiz yeniden üremeye geçer ve sonsuza kadar klonlar olarak yaşardık.

Yazar: DAVID K. HURST
Kaynak: 21 Mart 2018, Global Peter Drucker Forumu Blogu

Yorum bırakın

Filed under Optimist, Optimist Newsletter, Yönetim - Liderlik

Optimist Newsletter Mayıs 2018

may-newsletter1

Keyifle okuyacağınız, zihin açan ve düşüncelerinizi geliştiren Mayıs ayı newsletterımıza aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Bu ayın konularını öğrenmek için kapak resmine bakın!

Optimist_Bulten_Mayis2018

Yorum bırakın

Filed under Optimist

Eğitim Etkinliklerinizde Güvenilir Bir Partner Olabiliriz

kisakitap-dijitalkutup-duyurublog.jpg

Dijital Eğitim Materyalleri
Optimist’ten en büyük değeriniz çalışanlarınızın kişisel gelişim ve performansına en büyük katkı.

Mevcut eğitim materyallerinizin edit edilmesi, tasarım ve basımının yapılmasından size özel eğitim materyallerinin hazırlanmasına, çalıştay ve seminerler düzenlenmesine kadar eğitim etkinliklerinizin her noktasında sizin için güvenilir bir partner olabiliriz.

Üst ve orta kademe yöneticilere, mühendislere, teknik personele ve nitelikli
işgücüne yönelik eğitim materyalleri, föyler ve kitaplarla personel gelişiminize katkı sağlayabiliriz. Optimist Yayınlarının zengin backlistinden size özel seçilmiş metinleri eğitim amaçlı olarak dijital ya da basılı olarak hizmetinize sunabiliriz.

Kısa Kitaplar
Optimist Yayınları tarafından Türkçemize kazandırılmış olan son 10-20 yılın en önde gelen iş ve yönetim kitaplarının 20-25 sayfa olarak hazırlanmış kısa dijital versiyonlarını eğitim amaçlı olarak hizmetinize sunuyoruz.

Dijital Kısa Kitap Koleksiyonu

Teknolojik gelişmelerin hayatın her alanını etkilediği bir dönemde yaşıyoruz. Her gün yeni kavramlar, yeni iş modelleri, yeni stratejiler ve yeni iletişim kanallarıyla tanışıyoruz. Tüm düşünce ve davranış kalıplarımız yeniden şekilleniyor. Eski alışkanlıklarımız ve düşünce biçimlerimiz, yeni gerçekliği anlamlandırmaya yetmiyor. Enformasyonun önemi gittikçe daha da belirginleşiyor ve ister yönetici ister çalışan olalım, eskiye oranla daha çok okuma, daha çok öğrenme ihtiyacı hissediyoruz.

Ancak günümüzün yoğun temposu altında herkesin 350-400 sayfalık kitapları okumaya fırsat bulamayacağını da biliyoruz. Bu nedenle, Optimist Kitap olarak, iş dünyasının önde gelen düşünürlerinin eserlerini yeni bir formatta sunuyoruz.

Gary Hamel, Peter Drucker, Philip Kotler, Howard Gardner, Richard Branson ve Martin Lindstrom gibi yeni fikirlerle iş dünyasına yön veren isimlerin eserlerini, deneyimli editörlerin titizlikle yürüttüğü özel bir çalışmayla, 25-30 sayfalık — isterseniz sizin logonuzu da taşıyabilecek — dijital kısa kitaplara dönüştürüyoruz.

İş dünyasındaki herkesin mutlaka okuması gereken eserlerden oluşan bu özel
koleksiyonu, yeni çağı anlamak ve harekete geçmek isteyen tüm yönetici ve
çalışanların beğenisine sunuyoruz.

İletişim: Deniz BEKTAŞ ÇELİK
Satış ve Pazarlama Müdürü
http://www.optimistkitap.com
S: +90 216 412 72 13 – 125 Mobil: 0533 300 72 76

Yorum bırakın

Filed under Girişimci Kitaplığı, Optimist, İnsan Kaynakları

Facebook Skandalı, Dijital Dünyayı Masaya Yatırdı

blog-yazi1

Gündeme bomba gibi düşen Facebook skandalı, akademik çevrelerde zaten uzun süredir tartışılan dijital devrim, sosyal medyanın gidişatı ve “Büyük Veri”nin (Big Data) tehlikeleri mevzusunu insanların günlük konuşmalarına sokacak bir etki yarattı. 2016’daki ABD başkanlık seçimleri ve İngiltere’de Avrupa Birliği’nden ayrılma yani Brexit’i etkilediği düşünülen skandalın ana kahramanı Cambridge Analytica isimli bir İngiliz şirketi…

Londra merkezli bu büyük veri analizi şirketinin 41 yaşındaki CEO’su Alexander James Ashburner Nix, ismini ilk Brexit’te duyurdu.

Cambridge Analytica, 50 milyon kişiye ulaştı

Şirket, 2014’te yani ABD’deki seçimlerden iki yıl önce Amerikalı Facebook kullanıcılarını hedef alan “thisisyourdigitallife” isimli bir uygulama geliştirdi. Bu anket uygulamasını yükleyenler birkaç dolar kazanıyordu. Böylece 270 bin kişi “thisisyourdigitallife” uygulamasını indirdi.

Facebook uygulamayı yükleyenlerin profil bilgilerini Cambridge Analytica’yla paylaştı. Ama bu buzdağının sadece görünen yüzüydü çünkü profil bilgileri paylaşılanlar sadece bu uygulamayı yükleyenler değil, listelerindeki tüm arkadaşlarıydı. Böylece şirket 50 milyon kullanıcının bilgisine erişmiş oldu. Arkadaşınız bir uygulama indirdi diye sizin bilgilerinizin de Facebook eliyle bir şirkete verildiğini düşünün.

İşte Cambirdge Analytica, elde ettiği bu Facebook verilerini başka kaynaklardan bulduğu bilgilerle birlikte analiz ederek Trump’ın kampanyasında kullandı. Bu veriler doğrultusunda seçmenlerin nasıl bir etnik kökene, cinsel yönelime, siyasi duruşa ve kişiliğe sahip olduğunu yüzde 90’a varan doğruluk payıyla belirleyip gruba hatta bireye özel propaganda içerikleri üreterek onları manipüle etti. Örneğin muhafazakâr, yoksul ve beyaz bir gruba, sürekli zengin siyahilerle ya da kürtaj hakkıyla ilgili içerikler sunarak onları provoke edip görüşlerini pekiştirdi.

blog-yazi3

Diyelim ki asla Trump’ı desteklemediği anlaşılan, demokrat, gey ve oy kullanmama ihtimali olan birine, sadece onun göreceği, demokrasi inancını zedeleyecek içerikler ya da reklamlar sunarak sandığa gitmesini önlemeye çalıştı. Hedef kişiye özel hazırlanan ve kişiselleştirilmiş içerikler sundu.
Şirketin CEO’su Nix, Concordia Summit’deki röportajında sadece büyük grupları değil mahalleleri, apartmanları hatta tek tek bireyleri hedefleyebildiklerini, bir kişinin gördüğü içeriğin komşusu tarafından görülmediğini, ona özel ayrı bir içerik ya da reklam üretildiğini ve bu şekilde seçmenlerin manipüle edilebildiğini anlattı.

Zuckerberg “hata yaptık” dedi

Tüm bu skandal ayrıntılarıyla New York Times ve Observer of London tarafından ortaya çıkarıldığında Facebook hemen bir açıklama yaparak 2017 yılında Cambridge Analytica’yla ilişkisini kestiğini ve ayrıca tüm bunların veri gizliliğinin ihlali anlamına gelmediğini duyurdu.
blog-yazi5Başkan Yardımcısı ve Genel Müdür Vekili Paul Grewal, kullanıcıların verileri bilerek paylaştığını, bilgi hırsızlığının söz konusu olmadığını, anketlere katılırken bilgilerin paylaşılmasına onay verildiğini söyledi.

Buna rağmen Facebook’un kurucusu Mark Zuckerberg, Cambridge Analytica’nın Facebook’la arasındaki güveni suiistimal ettiğini, bunun aynı zamanda verileri paylaşan kullanıcıların Facebook’a güveninin de suiistimal edilmesi anlamına geldiğini söyleyerek “hata yaptık” dedi. Ama tüm bunlar Facebook’un piyasa değerinin 70 milyon dolar azalmasını engellemediği gibi şirket ABD’de tüketici haklarını korumakla görevli Federal Ticaret Komisyonunun başlattığı soruşturma sonucunda belki de trilyonlarca dolar para cezasıyla karşı karşıya kalacak.

Teknolojinin siyaset ve toplum üzerine etkileri konusunda çalışmalar yapan sosyal bilimci ve yazar Zeynep Tüfekçi, New York Times’taki yazısında, “Grewal haklı çünkü bu teknik anlamda bir ihlal değil. Aslında daha da sıkıntı verici bir şey… Bu, insanların yalnızca sosyal etkileşim için dahil oldukları ama devasa bir gözetime maruz kaldıkları Facebook’un iş modelinin tamamen doğal bir sonucu…
Facebook bizim profilimizi çıkararak para kazanıyor ve daha sonra bunu reklam verenlere, siyasi aktörlere ve başkalarına satıyor. Bunlar, Facebook’un memnun etmek için çok çalıştığı gerçek müşterileri…” diyor.

Dijital devrim kendi evlatlarını mı yiyecek?

Sorunun Cambridge Analytica’nın yaptığının ötesine geçtiğine dikkat çeken Tüfekçi, çok önemli sorular soruyor: “Facebook, başka hangi uygulamalara verileri kullanma izni verdi? Bir gün veri gizliliğine önem veren, bu nedenle veri saklama ve kullanımına kısıtlamalar getireceği yönünde çağrıda bulunan bir seçim kampanyasını veya siyasetçiyi desteklememe kararı alırsa ne olacak? Ya bu verileri sadece bir siyasi kampanyayla paylaşır ve ötekiyle paylaşmazsa ya da kendi çıkarlarıyla uyumlu olan adaylara daha iyi reklam tıklanma oranları verirse ne olacak?”

blog-yazi2

İnternetin harika bir özgürlük alanından sürekli bir gözetimin sürdüğü Foucault’nun hapishanesine dönüşmesini engelleyecek olan, bu sorulara verilecek doğru cevaplarda yatıyor.

Bu skandalla Facebook ön plana çıkmış olsa da, Google gibi arama motorları, Youtube gibi video paylaşım platformları, Twitter gibi onlarca sosyal medya uygulaması, büyük verinin kullanımı bakımından bıçak sırtı bir yerde duruyor.
Net Delusion: The Dark Side of Internet Freedom kitabının da yazarı olan araştırmacı gazeteci Evgeny Morozov; internetin sadece özgürleştirdiğine inanan ama risklerini görmeyenleri “siber ütopyacı” olarak nitelendiriyor.

İnternetin karanlık yönünü kavrayan, şirketlerin yarattığı siber takip ve taciz teknolojisini gören ve bunların otoriter rejimlere satılmasını eleştirenleriyse “siber gerçekçi” diye tanımlıyor. Cambridge Analytica skandalının, diğer tüm etkisi bir yana, siber ütopyacıların gözünün açılmasına ve siber gerçekçilerin sayısının artmasına yol açacağı kesin.

Ben Map, Google Map

Facebook skandalından sonra verilerimizin ne için ve hangi amaçlarla kullanıldığı kafamızı iyice kurcalar oldu. Dijital dünyada bugüne kadar öyle çok da dikkat etmediğimiz başka neler oluyor? Bu çağın ajanlarının James Bond kadar karizmatik ve yakışıklı olmasalar da işlerini en az onun kadar iyi yaptıkları ortada.
blog-yazi4İster çevrimiçi olsun ister çevrimdışı, dijital ortamda her hareketimiz bir iz bırakıyor ve kullandığımız platformlar tarafından bunlar kayıt altına alınıyor.
Google’a bakalım… Dünyanın en yaygın arama motoru Google’ın kullanıcıları hakkında bilgi topladığı bir sır değil. Verilerin reklam amaçlı kullanımı, hepimizin karşılaştığı ve artık kanıksadığımız bir hal ama mesela Google Map’in gittiğiniz her yerin gün gün, dakika dakika kaydını tuttuğunu biliyor musunuz?
İşletim sistemi Android olan bir cihaz (akıllı telefon, tablet ya da bilgisayar) kullanıyorsanız, bilin ki James Bond Google sizi takipte… “Zaman Çizelgesi” fonksiyonuyla ziyaret ettiğiniz her yerin listesini tutuyor.

Gün içinde hangi yollardan geçerek, nereleri ziyaret ettiniz? Siz unutsanız da Google Map unutmaz. Eğer www.google.com/maps/timeline?pb sayfasına girerseniz geçen yıl, bugün nerelere gittiniz görebilirsiniz. Korkmayın, yine bu sayfadan tüm geçmişinizi ya da istediğiniz bir zaman aralığını silmeniz mümkün. Verilerin tutulmasını engellemek için konum geçmişinizi tamamen kapatabilme seçeneğiniz var. Bunun için sayfada yer alan “Konum Geçmişini Duraklat” sekmesini tıklayabilirsiniz.

Yazan: Çiğdem Zeynep Aydın

Yorum bırakın

Filed under Dijital Çağ, Optimist, Optimist Newsletter

Kusura Bakma Washington, Dünyanın Artık Sana İhtiyacı Yok!

111

Ulusal Ekonomi Konseyi Başkanı Gary Cohn’ın ardından Rex Tillerson’ın da aniden Dışişleri Bakanlığından istifa etmesiyle Beyaz Saray’daki dünyanın geri kalan kısmının güvenebileceği son iki pragmatist de ayrılmış oldu. Bu iki istifayla Amerika’nın güvenilirliği bir darbe daha aldı.

Aynı şekilde, küresel istikrarı yeniden sağlayabilecek tek gücün Amerikan yönetimi olduğu ve Amerikan liderliği sendelerse tüm dünyanın da sendeleyeceği şeklindeki Washington’da derinden beslenen inanç da sarsıldı.

Peki, ya bunun tam tersi doğruysa… Ya dünya tek kutupluluktan çok kutupluluğa dönüşme kapasitesine sahipse, yeni jeopolitik döneme kılavuzluk edecek yeni bir yapı yeni kurumlar tarafından giderek çatılabilecekse. Kuşkusuz bu görüş Washington’da çoğu kişiye ilkel, hatta acayip gelecektir. Ama daha fazlasını duymalılar.

Bu sav hakikate, onların kabul etmeye yanaşabileceğinden çok daha yakın. Birkaç olgu: Geçen hafta Transpasifik Partnerlik Ticaret (TPP) Anlaşmasının; ABD hariç; tüm üyeleri anlaşmayı tamamlamak üzere Şili’de bir araya geldiler.

Amerika’nın bir zamanlar ihracatı artırmak ve ekonomileri liberalleştirmek için bir araç olarak desteklediği ticaret bölgesi şimdi artık ABD’nin desteği olmadan ihracatı artıracak ve ekonomileri liberalleştirecek.

Üstelik TPP şu anda gerçekleşmekte olan en önemli ticaret anlaşması da değil. Hindistan; Japonya ve Avustralya üçgenindeki tüm ülkeleri kapsayan Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Partnerlik bugün dünyadaki ekonomik bölgeler içinde en büyük küresel gayrisafi yurt içi hasılaya sahip bölge. Bunun itici kuvveti de Asyalılar.

Üç kutuplu dünya

Jeopolitik çarklar yavaş döner ama döner. Amerika Avrupa’nın bir kolonisi olarak başladı, sonra onun hamisi oldu, şimdi ise Avrupa’nın bir eşiti konumunda. Avrupa geçmişte Asya’ya hükmederdi ama şimdi onun partneri haline geldi. Amerika da onlarca yıl Asya’nın düzenini biçimlendirdi ama şimdi Asya kendi düzenini kuruyor. Savaş sonrası dönemde Amerika tarafından güdülen her iki bölge de (Avrupa ve Asya) şimdi onunla eşit konumda. Dünya böyle oldu.

112

Hiçbir kıtanın diğerlerine tam olarak bir şey dayatamadığı üç kutuplu bir dünyada yaşıyoruz ve bunlar arasında yeni saflaşmalar ortaya çıkabilir. Örnek olarak dünya tarihinin en hızlı büyüyen çok taraflı kuruluşu olan Asya Altyapı Yatırım Bankasını alın. 2014’te kuruldu, şimdiden 80 üyesi var ve bunların çoğu dünyanın en büyük kara parçası olan Avrasya’da yer alıyor.

Avrupa ülkeleri Çin’in sponsorluğundaki bu yeni kuruma ABD’nin itirazına rağmen coşkuyla katıldı. Bu da Avrasya İpek Yolu’nun yapımını hızlandırdı. Bu yol üzerindeki yıllık ticaret hacmi daha şimdiden yaklaşık 2 trilyon dolara ulaştı, oysa Trans-Atlantik’te yıllık ticaret hacmi 1,1 trilyon dolar.

ABD, küresel GSYİH büyümesine, dolayısıyla kendi ticari çıkarlarına ivme kazandıracak bir inisiyatifi engellemek isteyebilir mi? İstememesi gerekir elbette, ancak Washington’ın tehdit-enflasyon sarmalı böyle çalışmıyor. Daha da önemlisi, kimse Washington’un ne düşündüğüne artık aldırmıyor. O nedenle Başkan Trump’ın Asya Altyapı Yatırım Bankası’na ABD’nin de katılmasını dikkate alabileceği söylentilerinin de pek bir etkisi olmuyor.

Bu söylenenler Yeni İpek Yolu’nda hiç tümsek olmayacağı anlamına gelmiyor. Ancak Asya’ya Amerika merkezli bir bakışın bölgenin geleceğini öngörmede hiçbir geçerliliği yoktur. Asya’da gerçek hikâye Amerika’ya karşı Çin değil, alışılmış ittifak anlaşmaları olmadan oluşmakta olan dengelerdir. Japonya Vietnam’a savaş gemi ve uçakları kiralıyor ve Endonezya’nın deniz devriyelerini destekliyor. Hindistan da Vietnam ve Endonezya ile askeri işbirliği başlattı. Son ikisi Filipinler’le birlikte Rusya’dan giderek daha çok donanım satın alıyor.

ABD Rusya’yı Çin’in müttefiki gibi göstermeye çalışsa da Rusya aslında Güney Asya’daki ülkelere kendilerini Çin’in aşırı hak ihlallerine karşı korumaları için yardımcı oluyor.

113Washington’daki gerçeklikten kopuk yorumcular Asya’yı birbiri ardına Çin’in kucağına düşen domino taşları gibi resmetse de Asya aslında çok daha dinamik bir sahne oluşturuyor.

Bölgenin gelecekteki yapısının tek kutuplu bir hegemonyayı yansıtması olası görünmüyor.

Asya akıllı bir şekilde kendine Çin’e boyun eğecek değil uyum sağlayacak bir düzen inşa etmekte. Binlerce yıllık tarih bunun şeylerin doğal düzeni olduğunu gösteriyor. Washington’dan işaret beklemeye burada ihtiyaç yok.

Yapısal değişimler

Trump ile Kim Jong Un ne zaman buluşursa buluşsun ve aralarında nasıl bir görüşme olursa olsun bu trend güçlenmeye devam edecektir. Kaldı ki daha düne kadar Çin ile Güney Kore doğrudan diyaloğu savunurken ABD buna direniyordu.

Kuzey Kore konusunda Trump kendisinin sürücü koltuğunda oturuyor olduğunu sanabilir ama bir süredir navigasyonu sağlayanlar Asyalılar. Ve eğer Kuzey ve Güney Kore’nin barışçı yeniden birleşmesi yönünde bir gelişme sağlanacak olursa Amerika’nın Güney Kore’de büyük askeri birlikler bulundurması ve Yüksek İrtifa Savunma füze sistemi konuşlandırmasının gerekçeleri önemli ölçüde zayıflayacaktır. Bu anlamda Amerika’nın yapabileceği en bilgece şey kendisini Asya için daha az geçerli hale getirmektir.

Amerikan başkanının–kim olursa olsun–Amerika’nın küresel itibarını ve liderliğini yeniden tesis edeceği şeklindeki naif görüşe karşı dikkatli olmalıyız. Jeopolitik böyle işlemez. Şu anda Amerika’nın çevresinden dolanan bağlantılar kuruluyor, ilişkiler geliştiriliyor, anlaşmalar bağlanıyor ve bunların katılımcılarının yönlerini değiştirmesi için herhangi bir neden yok.

Asya, Ortadoğu ve Afrika’ya sermaye akışları daha da genişleyecek. Afro-Avrasya alanındaki birçok ülke Amerikan hazine bonosu alımlarını, ya Asya’yla ticaretleri artarken ABD ile azaldığı ya da meta fiyatları düştüğü ve bütçelerini dengelemek için sermaye çekmeye ihtiyaç duydukları için, azaltmış bulunuyor.

Bunlar, Amerika politik çevrimlerinin üzerlerinde Amerikan medyasının inanmamızı istediğinden çok daha az etkisi olduğu yapısal değişimler. Belki de bir sonraki ABD başkanının dünyayı kurtarmaya çalışmak yerine Amerika’yı kurtarmaya odaklanması gerekecek.

Kaynak: Politico Magazine/Prag Hanna

Yorum bırakın

Filed under Optimist, Optimist Newsletter, Politika